HİÇBİR KARŞILAŞMA TESADÜF DEĞİLDİR...!

2013-10-14 17:19:00
HİÇBİR KARŞILAŞMA TESADÜF DEĞİLDİR...! |  görsel 1

Alışveriş yaptığımız market, yemek yediğimiz lokanta, su içtiğimiz çeşme, yürüdüğümüz kaldırım ve orada yanlarından birer yabancı olarak geçip gittiğimiz insanlar... Tesadüf gibi görünen karşılaşmalar, yolu sorduğumuz herhangi biri, hafifçe çarptığımız insan... Bize gülümseyen küçük bir çocuk, önümüzden aniden uçuveren kuş... Gün boyu yaşadığımız en basit olay bile herhangi bir zihinsel, fiziksel, ruhsal ya da duygusal bir olayın tetikleyicisi olur. Küçük ya da büyük... Bazen hiç hesapta olmayan durumların içine çekiliveririz. Hayal bile etmediğimiz olayları yaşarken buluruz kendimizi. Bir martı çığlığı, bir satıcı bağırışı alır götürür bizi yıllarca ya da yollarca uzaklara... Hem öğretmen hem de öğrenciyizdir her ilişkinin içinde. Doğduğumuz aile, gittiğimiz okullar, sıra arkadaşımız, sevgilimiz, eşimiz, çocuğumuz vs... Her ilişki farklı bir yönümüzün aynasıdır. Ve bizler de onlar için birer aynayız. Farkındalığımız yükseldikçe durumları ve ilişkileri yaşarken kendimizi ve yaşanılanları gözlemlemeye başlarız. Ve eğer yaşadıklarımıza yüksek idrakle bakabilmeyi başarırsak, o ilişki ya da durumu ne için yaşadığımızı kavrarız. Düğmelerimize en fazla basan insanlar en iyi öğretmenlerimizdir. O ilişkide kurban olmadığımızı anlar, ilişkinin bize neyi öğretmeye çalıştığını kavrarsak dersimizi alır ve yolumuza devam ederiz. Eğer bunu yapamazsak o ilişkide ya da durum içinde tutsak olur ya daha ağır durumlar yaşar ya da daha travmatik durumları (o dersi alıncaya, eksik yönümüzü tamamlayıncaya, kendimizi düzeltinceye kadar) tekrar tekrar yaşamaya devam ederiz. Bazen bazı insanların hayatına yalnızca katalizör olarak gireriz. Onların hayatlarında değiştirmesi gereken durumun düğmesine basar ve sessizce çekiliriz. Ve yüksek farkındalık içinde kalırsak yaşanılan durumdan etkilenmeden, arkamıza bakmadan yolumuza devam ederiz. Özet olarak en büyük düşmanımız en iyi dostumuzdur aslında. Çünkü bizde en büy... Devamı

YAŞAMIN TADI... ŞEKER TADINDA İYİ BAYRAMLAR...

2013-10-14 12:07:00
YAŞAMIN TADI... ŞEKER TADINDA İYİ BAYRAMLAR... |  görsel 1

Yaşamın tadını zaman gelir kral sofrasında bulamazken, kuru ekmeğe katık ettiğimiz bir zeytinde buluruz. Çevremizdeki yapmacık tavırlar içindeki kalabalıkta değil, duvar dibine çökmüş, üşüyen bir çocuğun ürkek bakışlarının gölgelediği dudaklarında, güçlükle duyumsanan gülümseyişinde yaşarız. Bize sıkı sıkı sarılıp yapmacık sevgi gösterilerinde bulunulmasında değil, kısa ve ani bir saç okşamasında karşılarız. Balıkçı tezgahını süsleyen büyük, nadide ve pahalı balıklarda değil, oltamıza takılan küçük bir izmaritte buluruz. Çok zengin olan bir yakınımızın, havuzlu köşkünde değil, güler yüzlü tanıdığımızın tek katlı gecekondusunda buluruz. Yapmacık tavırların egemen olduğu bir davette değil, ailemizle, arkadaşlarımızla, sevdiklerimizle birlikte geçireceğimiz, geleneksel bayramlarda buluruz...! Devamı

YAŞAM DAR AYAKKABIYLA YÜRÜME SANATIDIR...!

2013-10-14 00:59:00
YAŞAM DAR AYAKKABIYLA YÜRÜME SANATIDIR...! |  görsel 1

O bayram bana ayakkabı almaya karar verdiler. Hazır ayakkabı satan mağaza yoktu şehirde. Tek ayakkabı yapan dükkanında ayakkabıcı çıplak ayağımı bir kartonun üzerine koydu, iyice basmamı söyledikten sonra ağzındaki kurşun kalemi eline alıp ayağımın çevresini çizdi. O ayağımın çizildiği karton benim ayakkabı numaramdı. Günlerce yeni ayakkabılarımın hayalini kurdum. Babamın anlattığına göre ayakkabılarım siyah ve bağcıklı olacaktı. Kapının her çalınışında koştum. Ayakkabılarım bayramdan bir gün önce geldi, siyah-bağcıklı. O gün onları giymedim. Bayram gecesi yatağımın altına yerleştirdim yeni ayakkabılarımı. Arada bir kalkıp kutusundan çıkartıyor, yere koyuyor, yukarıdan, yandan, önden bakıp duruyordum. Parlak ve yuvarlak burnunu gecenin karanlığında kim bilir kaç kez okşadım. Uyku girmedi gözüme. Sabahleyin ev ahalisi kalktığında, ayakkabı kutusu kucağımda, sandalyede oturuyordum ben. Ayakkabımı babam giydirdi. Ayağıma olmamıştı ayakkabılarım, dardı ve canımı yakmıştı. Ama bunu babama söylemedim. O "Sıkıyor mu?" diye sordukça "Hayır" yanıtını veriyordum. "Dar, ayağımı acıtıyor" desem, geri gidecekti ayakkabılarım ve ayakkabıcının hemen bir yeni ayakkabı yapması olanaksızdı. O bayram sabahı canım yana yana yürüdüm. Bir süre sonra acı dayanılmaz oldu. Dişimi sıktım. Topalladım. Soranlara "Dizimi vurdum" dedim, ama ayakkabılarımın ayağımı sıktığını kimseye söylemedim. Doğrusunu isterseniz yaşam dar ayakkabıyla yürümektir. Kimi zaman dar bir maaş, kimi zaman sevimsiz bir iş... Kimi zaman bir mekan dar ayakkabı olur bize, kimi zaman bir çevre, kimi zaman bir sokak, ya da bir şehir... Kimi zaman dostluklar, arkadaşlıklar, beraberlikler bir dar ayakkabıya dönüşür. Kimi zaman zamandır dar ayakkabı, geçmek bilmez. Kimi zaman güzel gözüken bir beraberliktir.. Kimi zaman zenginlik, kimi zaman başınızı koyduğunuz yastık... Canınız yanar. Topallaya topallaya gidersiniz. Sonradan öğrendim yaşamın dar ayakkabıyla yürüme sanatı olduğunu...... Devamı

ÖLÜLERİ GÖMÜN...!

2013-10-12 16:40:00
ÖLÜLERİ GÖMÜN...! |  görsel 1

Hayatı ellerimizin arasında tuttuğumuz... Hangi zamanlardır, o ellerimizin arasında tuttuğumuzu sandığımız hayat? Yarın, yarın, yarın... Hep bir yarın vardır ya. Hani her sabah uyanacağımızı bildiğimiz... Yaşam labirentinde çıkmaz yollara girip, yaşanılan günün kaosuyla boğuşup mücadele etsek de, zorlansak da, söylensek de... Ki hayatı ellerimizin arasında tuttuğumuzu ve yaşadığımızı sandığımız... Derken bir gün... Bir hastalık ya da bir haber gelir. Ya da bir bomba veya şarapnel... Öldürür. Ellerimizin arasındaki hayat toprağa düşer. O zaman iş işten geçer. O zaman yanın yanacağınız kadar ve işte o zaman ağlayın ağlayabildiğiniz kadar... Ele ne geçecekse... Umutlar, inanç ve hayat bittikten sonra. Neye yarayacaksa? Peki... İnsanlar ne için, ne uğruna ölürler? İdealleri... Sevdikleri... Mücadeleleri... Sevgileri... Ülkeleri... Savaşlar uğruna... Sevgileri uğruna ölen Leyla-Mecnun, Aslı-Kerem, Ferhat-Şirin, Romeo-Juliet... İdealleri uğruna ölümüne mücadele veren Atatürk, Nazım Hikmet... Ülkeleri uğruna ölen Salvadore Allende, Ernesto Che Guevara, Firavun, Sezar... Ki savaşlar için ölenleri, öldürülenleri düşünmek bile nasıl yaralıyor insanı. Bir karış toprak ya da güç... Ne olursa olsun... Hiçbir sebep haklı çıkarmıyor savaşları. O savaşlar ki... İnancın, insanlığın düşmanı... Dünyaya ölüm getiren... İnsanları hayatlarından eden... Adalete karşı gelen... İnsanlığı yok eden... Ölüm ki... Kaderle sona ermesi gerekirken... Savaşlar için değil; bir insan eceli dışında, kendisinin olan bir sebep için huzurlu olarak ölebilir. Onun dışındakiler ne akla sığar ne de insanlığa... Ama ölenler; kirli, yalan, sevimsiz, aldatan insanların bulunduğu dünyadan gittiğine sevinebilirler belki, en azından bunlardan kurtuldukları için! * * * Peki bir şey söylesem... İnsanın, kendi haklarını kendinin yaratabileceğini... Bunun için kararlılık ve insanın iyi niyetinin gerektiğini... ... Devamı

İNCİ TANELERİ...

2013-10-11 17:33:00
İNCİ TANELERİ... |  görsel 1

Ne hediyelerle ölçülür ne de somut şeylerle perçinlenir. Yaşanan anılarla, inceliklerle büyür; paylaşımlarla, hoşgörüyle, anlayışla, bir olmayla demlenir ve daha da yücelir! Çünkü sevgidir. Bağlanmaktır. Paylaşmaktır. Anlamaktır. Anlaşılmaktır. 'An'ı yaşamaktır. Bazen bir bakıştır. Bazen bir öpücük. Bir göz atıştır. Bazen de gülücük... Sevinçten uçmaktır. Yürürken koşmaktır. Akarken coşmaktır. Beraber gülüp, beraber ağlamaktır. Bazen sessizlikte bile halden anlamaktır. El ele, göz göze olmaktır. Ruh ruha sarılmaktır. Gerisi laftır. ********** Çünkü sevgidir. Hiçbir şeye benzemez. Kendine özeldir. Paylaştıkça güzelleşir. İnceliklerle beslenir. Tarifi yapılamaz. Yaşandıkça anlam kazanır. Ne bir günle... Ne hediyelerle... Değer biçilmez. Karşılığını nasıl mı bulur? Size ait olan şeylerle... Yani... Sözünüzle... Gözünüzle... Kalbinizle... Özünüzle... Çünkü ancak o zaman sevginiz ve sevdiğiniz en paha biçilmez hediyesini alır. Size ait bir güzellik sunmuşsanız ona. Ellerinizle yaptığınız bir yemek mesela. Ya da anılarınızı yeniden çağrıştıran hoş incelikler. Ya da her şeyi geçtim... El ele, göz göze... Sohbetiniz de gülümsemelerle doluysa dudaklarınızda. Yanınızdaysanız eğer sevdiğinizin. Var mıdır bundan güzel hediye, Kalbinizde çiçek açan sevgiye? İçinizdeki saf, katıksız sevgidir. O: bir tek o, anladıkça derinleşir. Size ait olandır, sizden bir 'an' dır vereceğiniz sevdiğinize. Onu sevinçten uçuracak... Size daha da bağlayacak olan. Belki de söyleyeceğiniz bir kelimedir. Bazen de onu şaşırtan ince bir düşünce. Siz de öyle dönmemiş miydiniz güle, Sevdiğiniz, tomurcuk kalbinize düşünce? Devamı

İSYAN...!

2013-10-11 02:31:00
İSYAN...! |  görsel 1

Konuştum SUS dediler..; SUSTUM cevap beklediler.. AĞLADIM GüL dediler..; GÜLDÜM Gamsız diye seslendiler.. SEV dediler herkesi sev..; SEVDİM.. Saf bildiler.. KIRDILAR Kalbimi affet dediler..; AFFETTİM tekrar tekrar sancıttılar.. Benimse birtek sözüme SIRT çevirdiler..; HAYATIN KURALI bu yanılacaksın kırılacaksın üzüleceksin dediler.. Ama hiç dedirtmediler HEP dediler.. Bırakmadılar, BEN DE diyeyim içimdeki sızıyı, sancıyı, kırgınlığı.. HEP dediler AMA dinlemediler.. Aldırmadılar GÖZYAŞLARIMA. . Bense hep SUSTUM.. SUSTUM.. SUSTUM.. Bugün ise artık dinleselerde KONUŞAMAM.. Diyecek SÖZÜM, kuracak cümlem, koyacak noktam kalmadı.. Ne var ne yok BOĞAZIMDA düğümlendi.. YUTKUNDUM oracıkta kaldı.. Kimseyi kırmamaktı, üzmemekti susmamdaki AMAÇ..Ama geriye dönüp baktığımda ben o kadar KIRILMIŞIM ki... ACI bir GÜLÜMSEME kaldı benliğimden geriye...İSYAN... Devamı

TAŞIYABİLDİĞİN KADAR SARIL HAYATA...

2013-10-08 13:45:00
TAŞIYABİLDİĞİN KADAR SARIL HAYATA... |  görsel 1

Yüzünde hafif bir gülümseme… Diyor ki; - Taşıyabildiğin kadarını yükle omuzlarına… Düşünüyorum. Neden o an bunu söyledi? Çünkü konuşulan konu bu değildi. Ve devamında gelmesi gereken kelimeler bunlar olmamalıydı. Şaşkın şaşkın bakıyorum yüzüne… "Sana söylüyorum" diyor. Neden bana böyle bir şey söylediğini anlamıyorum. - “Neden bana böyle bir şey söylüyorsun” diyorum; - Taşıyabildiğin kadarını yükle omuzlarına, - Taşıyabildiğin kadar sevsin yüreğin, - Taşıyabildiğin kadar düşünsün zihnin. Fazladan birkaç kelime koyma. Ne kadar alıyorsa o kadar. Kolların ne kadar güçlüyse o kadarını al ellerinin arasına. Gözlerin ne kadar bakabiliyorsa, o kadar bak. Sonunda kapat gözlerini... - Anlayacağın ; taşıyabildiğin kadar kucakla hayatı. Taşıyabildiğin kadar yaşa. - Öfkelisin, sinirlisin, çabucak alevleniyorsun. Her şey yerli yerinde ama sen zihnen yorgun düşüyorsun. Çünkü taşıyamıyorsun. Bırak kim yaparsa yapsın. Sen sırtlanma tüm işi. Sen taşıyabildiğin kadarını al kendi içine. Çünkü aldığın fazla yükler, seni sen olmaktan uzaklaştıracaktır. Çemberinin dışına çıkacaksın. Ya da kıracaksın çemberini… Sonuç… İsyan… - Biliyorum hatalıyım, biliyorum hatalılar ve kabul etmelisin hatalısın. - Sen, “kendin” olmalısın. “Onlar” olmamalısın. - Daha genceciksin, yaşayacağın çok şey varken omuzlarına yüklerin tamamını alıp gözünü kapatmanın anlamı yok. Sen, işini bilen olmalısın. Hayatın yükünü sen değil, senin yükünü hayat çekmeli… -Şimdi hayatını gözden geçir. Taşıyacağından fazla yük aldığın ne olursa olsun at onları. Bu seni üzecek, kıracak ya da bir süre hayattan bağlarını koparmana sebep olacak… Her insanın kendi için oluşturduğu çemberi vardır. Taşan kısımlarını toparla ve yeniden düşün… Düşündükten sonra hayatı kavrayışın farklılaşacaktır. Düşünüyorum ve haklı olduğunu anlıyorum. İyi niyet mi yoksa aptallık mı bilmiyorum. Omuzlarımda, beni dizlerime kadar toprağa gömecek yükler almışım. Zihnimin duvarlarından taşan kelimeler bini aşmış. Y... Devamı

Fotoğraf

2013-10-08 02:45:00
Fotoğraf |  görsel 1

Devamı

GÜL BABA...

2013-10-06 19:56:00
GÜL BABA... |  görsel 1

Birden karardı gökyüzü, bardaktan boşanırcasına boşandı yağmur. Ocağa yeni odunlar attı, gene gelip sedire oturdu, kitabını açtı, gözlüğünü taktı, kaldığı yerden okumaya koyuldu. Gök gürültülerine nal sesleri, at kişnemeleri karıştı. Pencereden baktı, orman tarafından beş tane atlı geliyordu. Gene gözlüğü arasına koyup kapattı kitabı, kalktı, gidip kapıyı açtı. En önde gelen atlı, yanaşıp seslendi: "Selamun aleyküm ihtiyar!" "Aleyküm selam evlat." "Ava çıkmıştık, fırtına hasıl oldu, hanende bir nebze soluk alabilir miyiz?" Buyur etti beş adamı kulübesine. Giyim kuşamlarından zengin oldukları belliydi. İçlerinde ağaları olduğu hissedilen ela gözlü, sağ yanağında bir ben olan, kumral, ince uzun parmaklı, samur kürklü adam soru yağmuruna tuttu ihtiyarı. Duvardaki sazından, okuduğu kitaba kadar her şeyi sordu, terekte dizili kitapları bir bir inceledi. Ayrıntılı sorular sordu. Sonunda yaşlı adam bunaldı: "Zaptiye misin be kafir? Sormadığın bir anamın adı kaldı!" Meraklı sorularıyla onu bunaltan adam gülümsedi: "Hoşsohbet bir zatmışsın, adını bağışlar mısın?" "Gül Baba derler namıma. Burada sarı kırmızı güller yetiştirir, Tophane'den gelen meraklı gençlere saz çalmayı öğretirim." "Makbul adamsın Gül Baba, hoşlaştım senden. Bu ıssız ormanda vaktini neye göre ayarlarsın? Namazını neye göre kılarsın?" "Gökyüzüne bakarım, anlarım ben zamanı... Kasvetli, bulutlu günlerde belli olmaz vakit, öyle günler namaz kılmam, saz çalarım." "Bir cami istemez mi yani bu yerlere?" "İsterdi amma, camiden önce başka şeyler gerekli." "Bre camiden önde gelen ne ola?" diye kaldırdı kaşını meraklı soruların sahibi adam. "Cami insana Allah'ı öğretmez, insanı bilen, bilir Allah'ı, bunu öğretmek gerek insanoğluna." Biran duraladı samur kürklü adam, ince uzun parmaklarıyla kır sakalını sıvazladı. Adamlarına baktı. Adamları ona baktılar. "Bize bu fırtınada kapını açtın, sana bir ihsan eylemek isterim Gül Baba, dile benden ne dilersen?" "Sağlığını dilerim beyim, ne dileye... Devamı

ŞÜKÜRLER OLSUN...

2013-10-05 14:19:00
ŞÜKÜRLER OLSUN... |  görsel 1

Bugün otobüste sarı saçlı çok güzel bir kız gördüm, onu çok kıskandım. İçimden "Ben de onun kadar güzel olabilseydim" dedim. Otobüsten inmek üzere ayağa kalktığında aksayarak yürüdüğünü gördüm. Kızın tek bacağı vardı ve koltuk değnekleriyle yürüyordu. Yanımdan geçerken bana gülümsedi. Sana şükürler olsun Allah'ım. Sızlandığım için beni affet, benim iki ayağım var ve bütün dünya benim. Artık şekerleme almıyorum. Şekerleme satan delikanlı, çok çekici bir çocuk. Onunla konuştum. Ayrılırken bana dedi ki: "Teşekkür ederim, çok naziksin. Senin gibi biriyle konuşmak çok güzel... Gördüğün gibi... Ben körüm." Sana şükürler olsun Allah'ım. Sızlandığım için beni affet, iki gözüm var ve bütün dünya benim. Bir gün caddede yürürken mavi gözlü bir çocuk gördüm. Olduğu yere çökmüş, oynayan diğer çocukları seyrediyordu. Bir an için durdum ve: "Neden diğerlerine katılmıyorsun tatlım?" diye sordum. Karşıya doğru baktı ve bir şey söylemedi. Onun duymadığını anlamıştım. Sana şükürler olsun Allah'ım. Sızlandığım için beni affet, benim iki kulağım var ve bütün dünya benim. Ayaklarım beni nereye istersem götürüyor, gözlerimle gün batımının muhteşem görüntüsünü seyredebiliyorum, kulaklarımla etrafımdaki her şeyi duyuyorum... Sana şükürler olsun Allah'ım. Sızlandığım için beni affet, benim her şeyim var ve bütün dünya benim...! ___ALINTI___ Devamı

GÜZELLİĞİN ON PARA ETMEZ...!

2013-10-04 13:43:00
GÜZELLİĞİN ON PARA ETMEZ...! |  görsel 1

Güzele güzel der misiniz, güzel sizin olmayınca? Yoksa Aşık Veysel'in "Güzelliğin on par'etmez. Bu bendeki aşk olmasa" dizelerinde dediği gibi midir, güzelliğin aklınızdaki ve gözlerinizdeki tanımı? Kadınların zaman ve para harcadığı... Erkeklerin ise aklını başından aldığı... Uğruna bir saniye bile düşünmeden peşinden gittikleri... Ama güzellikte erirken farkında olmadan bittikleri... Neden bu kadar önemlidir onların gözünde? Sahi nedir bu güzellik dedikleri? Başımızı döndüren bir büyü mü? Yoksa gözlerimizi dürten bir dürtü mü? Belki de gerçekte olmayan bir şey. Belki toplumsal bir dayatma. Belki de efsane. Belki de güzellik denen bir şey yok! Ne dersiniz? Kadın ya da erkek farketmiyor; kadınlar güzel olmaya, güzel olduğunu duymaya deli, erkekler de güzelleri avlamaya... Uğruna şekilden şekile girilen... Bu yüzden de samimi ve net olunamayan... Peşinden koşulan... Gerçek olmayan bu göreceli kavram; pek çoğumuzu kalıcı ilişkiler kurmaktan, hedeflerimizden ve olgunlaşmaktan alıkoyuyor. İşte bu yüzden de yalanları, ihaneti, aldatmaları güzellik maskesinin altında yakalıyoruz. Güzellik; ruhta başlıyor, kalpte büyüyor ve gözlerden yansıyor aslında. Ama görmesini bilene... Görmeyen de yansın haline. Ne dersiniz? Sevmek için güzele mi bakmalı? Çirkin bir tende güzel bir ruh, kalbi bağlayamaz mı? Hasret, özlenenden uzak mı kalmaktır? Özlenen yakındayken hicran duyulamaz mı? Hırsızlık; para, mal çalmak mıdır? Saadet çalmak, hırsızlık olamaz mı? Solması için gülü dalından mı koparmalı? Pembe bir gonca iken gül dalında solmaz mı? Öldürmek için silah mı olmalı? Saçlar bağ, gözler silah, gülüş kurşun olamaz mı? diye soruyor Victor Hugo. Olur da... Oluru olmaz yapıyor güzellik düşkünü erkek, karşısındaki onu seven kadının ruh ve kalp güzelliğini görmeyerek. Bir erkeğin aklını çalmak çok kolay aslında, eğer güzelliğiniz varsa! Peki, ya sonrası? Ama asıl mesele bir kadının kalbini ve daha da önemlisi onun güze... Devamı

GÜZEL YAŞLANMALAR...!

2013-10-03 18:00:00
GÜZEL YAŞLANMALAR...! |  görsel 1

Hiç dikkat ettiniz mi; yaşamımız boyunca büyümeyi çok istediğimiz çağların çocukluk çağları olduğuna? Eğer on yaşından küçükseniz büyüme konusunda öyle hevesli olursunuz ki yılları kesirleriyle düşünebilirsiniz. "Kaç yaşındasın?" "4.5" Hiç 36.5 olmazsınız. Ama 5 yaşına yaklaştığınızda 4.5 olursunuz. 10'lu yaşlara gelirsiniz. Artık geriye doğru gitmezsiniz asla. Hep bir sonraki yaştır söylediğiniz. "Kaç yaşındasın?" "16 olacağım." 12 olabilirsiniz ama 16 olacaksınız, sonunda. Sonra yaşamın o muhteşem günleri... 21 olursunuz. Sözcükler bir şarkı gibidir... 21 oldunuz evet 21. Sonra 30'a girersiniz. Burada ne oldu? Sanki dökülecek kesilmiş bir süt gibi hissedersiniz... Sonra 40'ı zorlamaya başlarsınız. 50'ye vardığınızda 60 yaparsınız. O zamana kadar çok yol almışsınızdır... Ve 70'e varırsınız. Ondan sonra yaşlanma günü gününe bir olaydır. Çarşamba olur... 80'ine basarsınız... Öğlen olur... Saat 04.30 olur... Büyük annem yeşil muz bile almazdı... "Biliyorsun, bu bir yatırım"derdi. "Eğer olgunlaştığını göremezsen kötü bir yatırım olur..." 90'larda geri saymaya başlarsınız. "Tam 92'yim" dersiniz. Sonra o garip şey olur tekrar... Eğer 100'e ulaşırsanız; tekrar küçük bir çocuk oluverirsiniz... Güzel yaşlanmalar! Ve unutmayın yaşlanma sadece beyinde biten bir sorun... Eğer kafanıza takmazsanız, hiç önemi yoktur... Devamı

BULMAK İÇİN, ARAMAK GEREKİR...

2013-10-02 15:54:00
BULMAK İÇİN, ARAMAK GEREKİR... |  görsel 1

Uzun, çok uzun zaman önce evrenin en bilge dört varlığı, hayatın gizini ne yapacaklarına karar vermek için toplanmışlar. Bunun yanlış ellere düşmesini, özellikle de insanların onu ele geçirmesini istemiyorlardı. "Ben biliyorum" dedi ilki, "onu en yüksek dağın tepesine saklayacağız." "Hayır" dedi ikincisi, "Eninde sonunda oraya ulaşır ve bu bilgiyi suiistimal ederler. En derin okyanusun dibine saklamak çok daha iyi." "Hayır" dedi üçüncüsü, "Bir gün en derin okyanusun dibine de gideceklerdir. Bu yüzden onu aya saklayalım. Orada asla bulamazlar." "Eninde sonunda aya da seyahat edecekler ve onu bulacaklar" dedi dördüncüsü. "Bakmayı asla akıl edemeyecekleri tek bir yer var." "Neresi?" diye sordu diğerleri... "KALBİN DERİNLİKLERİ" dedi bilge. "Bakmayı akıllarına getiremeyecekleri tek yer orası..." Devamı

DUA'NIN GÜCÜ...

2013-10-01 18:36:00
DUANIN GÜCÜ... |  görsel 1

Rahibe Teresa Kalküta'da bir düş gördü. Üstlerine; "Üç penim var ve gördüğüm düşte Tanrı benden bir yetimhane kurmamı istedi" dedi. Üstleri ona kızgınlıkla; ama kibarca: "Üç peniyle bir yetimhane açamazsın. Üç peniyle hiçbir şey yapamazsın!" dediler: Rahibe: "Biliyorum. Ama üç peni ve Tanrı ile her şeyi yapabilirim." dedi... **************** "Kendini niye yalnız hissediyorsun? Hiç Allah yarattığı kulu yalnız bırakır mı?" Mevlana Bazıları şöyle der: Allah benim dualarımı kabul etmiyor. Ben de onlara şöyle diyorum: Akıl sağlığın nasıl? Görebiliyorsun, yürüyorsun, hissediyorsun, şükrediyorsun. gülebiliyorsun, belki de bunlar hep o ettiğin duaların sana yansıma biçimiydi. Oysa Allah senin çok acele istediklerinin senin aleyhine olabileceğini düşünerek, onları sana vermiyor olamaz mı? Dua edelim; ama, bundan sonra da kendimizi iyi gözleyelim. Hayatında hiç acı çekmemiş, bir hastanede yatmamış, hiç ameliyat olmamış veya beyin ameliyatı olan ve doktorların % 20 yaşama şansı verdiği kızını beklememiş, vücudunun bütün organları yıllarca kendisine sağlıkla hizmet etmiş birisi diyor ki: "Allah benim dualarımı kabul etmiyor. Ben Allah'ın sevdiği kul değilim." Hayır... Sen sadece Allah'ı ve verdiği nimetleri değerlendirememiş bir insansın, o kadar...! Devamı

İKTİDAR MI, HIRS MI?

2013-09-29 17:37:00
İKTİDAR MI, HIRS MI? |  görsel 1

Bir şeyleri elde etmek, bir şeyleri sahiplenmek bir insanı neden bu kadar cezbeder? Cezbetmekle de kalmaz, insanı değiştirir. Hem de nasıl... Öyle böyle değil... Baştan aşağı... Hırslandıracak kadar... Gözleri kör edecek kadar... Önce etrafındakileri, sonra kendisini kaybedecek kadar... Sahi insanı neden bu kadar kör eder? Ne mi? Hırs, iktidar... Ve üstelik hayatın en önemli durumu olarak inandırılan bu iki kavram, daha doğduğumuz günden itibaren insanoğluna öğretilirken... Özellikle erkeklere... Malum, erkeklik ve iktidar kol kola yürümüştür ya hep. Ki bu yürüyüşte erkeklik şahlanır çoğu zaman. O şahlanışlarında -varsa bir parça olan- erdemleri de yok olur; ama onlar anlamaz bundan, ne de olsa iktidarlarını ortaya koymuşlardır ya... Gerisinin önemi yoktur. Karşısındaki kırılmış mı, üzülmüş mü, ölmüş mü... Güç onlardadır artık. Her şey yolunda gider. Gider gibi görünür aslında; ama er ya da geç öyle bir zaman gelir ki sadece bir an... İşte o an; içindeki gerçekler, korkuları su yüzüne çıkar. Onlara dışarıda öğretilen gücün ve içlerindeki psikolojik olguların arasında sıkışıp kalarak kendileriyle yüzleştiklerinde... Etraflarında kimseyi ama kimseyi göremediklerinde... Ne iktidarları kalır, ne hırsları... Çok geçtir ne yazık ki. Çünkü kendileri de ölmüştür artık! Hoş, iktidarlarını ispat ettiklerini sanırken aslında toplumun bireyleri olarak da nasibini alırlar iktidardan. Alırlar da farkında olmazlar, o ayrı. İş işten geçtiğinde dönüşü de olmaz artık. Günümüzde iş işten geçtiği için dönüşü olmayan yaşadıklarımız gibi... Birey ve toplumca yaşadıklarımız, şahit olduklarımız gibi... Ne üzücü! Barış yerine savaşı, dayanışma yerine kavgayı, sevgi yerine nefreti, paylaşma yerine bencilliği... Bunların paralelinde insanlıktan uzaklaşıp hırsı-gücü dünyamızın merkezine koymak... Bu nedenle kendimizden bile uzaklaşmak... Bu sebeple bireysel ve toplumsal gerçekleri görememek...!... Devamı

EL-ALEM NE DER...?

2013-09-29 00:52:00
EL-ALEM NE DER...? |  görsel 1

Yapmak istediğimiz bir çok şey vardır. Birçok... Dilediğiniz gibi yaşamak istiyorsunuzdur. İstediğiniz kıyafetleri giymek... Gönlünüzden geçenleri yapmak... İstediğiniz saatte eve gelmek... İstediğiniz okulda okumak... İstediğiniz mesleği seçmek... Sevdiğiniz kişiyle beraber olmak... Hayal ettiğiniz yerlere gitmek... vs. vs... Kısacası kendi hayallerinizin diyarında hayatı gönlünüzce, içinizden geldiği gibi yaşamak... Ama bunların kaçını yapabiliyor insan, çok istediği halde? İşte orada kalıyorsunuz. Verilen cevapların çoğu tek bir ortak noktada buluşuyor çünkü. Hiçbirini! Peki; bunlar gerçekleşmesi istendiği halde neden gerçekleştirilemez? Çünkü izin verilmez. Kimdir izin vermeyen? Önce aile, sonra ekonomik, beşeri şartlar... Sonra çevre... Bir de, "El alem ne der?" düşüncesi var ki bu, insanın hayatını kısıtlamakla kalmayıp başka yöne sürükleyenlerden... Tabii ki içinde yaşadığımız toplumun kurallarına uymayacağımız anlamına gelmiyor bu. Tam tersi, değerlerimize daha da sıkı sarılıp gerekeni yapacağız; ama bazen hatta çoğu zaman kurallara uymayı, insanların hayatını zorlaştırmak, kısıtlamakla karıştırarak ipin ucu kaçırılıyor toplum tarafından. Üst komşu, sokaktaki bakkal hatta bazen eş, dost bile... Haliyle ne oluyor? Coşmak, çok şey yapmak isteyen ruh içine kapanıyor. Üretemiyor, yaşayamıyor. Bu da haliyle umutsuzluğu, bezginliği, depresif halleri de beraberinde getiriyor. Niye gülmeyen yüzler, daralan ruhlar, umutsuz insanlarla karşılaşıyoruz gün boyu? İşte bu yüzden... Çünkü ekonomik, beşeri, o veya bu nedenle kapana kıstırılıyor ruhumuz bir şekilde. Aslında, izin verilmesi ve öğrenmeyle başlıyor her şey. Yani toplum ve birey o dengeyi sağlayabilirse... Ah! Bir sağlayabilse... Bu; yapmak istedikleriniz için de geçerli, yeteneğinizi fark etmede de, hayatı yaşama sürecinde de... Nasıl mı? Eğer çevre izin verirse herkes öğrenmeyi seçtiği şeyleri öğrenebilir. Birey de kendine izin verirse çevre... Devamı

SEVDİĞİN KADAR SEVİLİRSİN...(CAN YÜCEL)

2013-09-27 22:58:00
SEVDİĞİN KADAR SEVİLİRSİN...(CAN YÜCEL) |  görsel 1

Yerin seni çektiği kadar ağırsın, kanatların çırpındığı kadar hafif… Kalbinin attığı kadar canlısın, gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç!… Sevdiklerin kadar iyisin, nefret ettiklerin kadar kötü… Ne renk olursa olsun kaşın gözün, karşındakinin gördüğüdür rengin!… Yaşadıklarını kar sayma; yaşadığın kadar yakınsın sona… Ne kadar yaşarsan yaşa, sevdiğin kadardır ömrün!… Gülebildiğin kadar mutlusun, üzülme, bil ki ağladığın kadar güleceksin… Sakın bitti sanma her şeyi, sevdiğin kadar sevileceksin!… Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer, ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın… Bir gün yalan söyleyeceksen eğer, bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın!… Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret, ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın… Unutma! Yağmurun yağdığı kadar ıslaksın, güneşin seni ıssıttığı kadar sıcak!… Kendini yalnız hissettiğin kadar yalnızsın, ve güçlü hissetiğin kadar güçlü… Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin!… Bunu unuttuğunda aldığın ner nefes kadar üşürsün, ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutursun… Çiçek sulandığı kadar güzeldir, kuşlar ötebildiği kadar sevimli… Bebek ağladığı kadar bebektir, ve her şeyi öğrendiğin kadar bilirsin!… Bunu da öğren!… SEVDİĞİN KADAR SEVİLİRSİN...! Devamı

KENDİ KULVARINIZI YARATIN...!

2013-09-26 20:37:00
KENDİ KULVARINIZI YARATIN...! |  görsel 1

Büyük Selçuklu Sultanlığı döneminde İran'ın ufak bir şehrinde tek oğlu olan dul bir kadın yaşıyormuş. Hayatının sonuna geldiğini hissedince oğlunu çağırmış ve ona şöyle demiş: "Çok güçlük içinde yaşadık, çünkü fakiriz; ama sana büyük bir zenginlik emanet ediyorum. Onu bana güçlü bir büyücü hediye etmişti. İçinde muazzam bir defineye ulaşmak için bütün gereken işaretler mevcut. Benim bunu okuyacak ne takatım, ne de zamanım var. Şimdi onu sana emanet ediyorum. Talimatları uygula, çok zengin olacaksın!" Annesini kaybetmenin verdiği derin üzüntü geçtikten sonra oğul, o eski ve değerli büyük kitabı okumak üzere almış. Kitabın baş kısmında şöyle yazıyormuş: 'Hazineye ulaşmak için sayfa atlamadan okuyunuz. Eğer hemen netice kısmına atlarsanız, kitap bir sihirle kendiliğinden yok olacak ve hazineye erişemeyeceksiniz.' Bundan sonra ise uzak bir ülkede birikmiş olan zenginliğin miktarından bahsediliyor ve bu hazinenin bir mağarada çok iyi korunmakta olduğu yazılıyormuş. İlk sayfalardaki Farsça metin bir yerde kesilmiş ve bundan sonrası Arapça devam ediyormuş. Kendini şimdiden zengin olarak görmekte olan genç, başkaları da bu sırrı öğrenip, üstelik de kendisine yanlış bilgi vererek hazineye sahip olmasınlar diye metni tercüme ettirmeye teşebbüs etmemiş. Onun yerine büyük bir ihtirasla Arapça öğrenmeye başlamış. Sonunda metni mükemmel şekilde okuyacak hale gelmiş. Fakat bir noktadan sonra kitap Çince devam ediyormuş. Sonra da başka lisanlar geliyormuş. Genç adam azimle ve sabırla bunların hepsini çalışmış. Bu arada yaşamak için gereken parayı da bu öğrenmiş olduğu lisanlardan temin etmeyi başarmış ve bir süre sonra başkentin en iyi tercümanlarından biri olarak tanınmış. Böylece, bir zaman sonra hayatı toparlanmaya başlamış. Birçok lisanda yazılmış bir dolu sayfadan sonra kitapta bu hazinenin nasıl idare edilmesi gerektiğine dair talimatlar varmış. Buraya geldikten sonra genç adam istekli bir şekilde iktisat ve ticaret öğrenmiş; ayrıca hazineyi bir kere ele geçirdikten sonra... Devamı

YAŞLANDIKÇA GENÇLEŞEBİLMEK...!

2013-09-26 14:53:00
YAŞLANDIKÇA GENÇLEŞEBİLMEK...! |  görsel 1

"Gençlik bir hayat devresi değil, bir akıl halidir. Yıllar cildi buruşturabilir, ancak heyecanların bitişiyle ruh buruşur. İnsan kendine olan güveni kadar genç, kuşkusu kadar yaşlı, cesareti kadar genç, korkuları kadar yaşlı, umudu kadar genç, bezginliği kadar yaşlıdır. Hiç kimse fazla yaşamış olmakla yaşlanmaz. İnsanları yaşlandıran, ideallerinin bitmesidir. Kalbi sevdikçe, neşe duydukça, güzellikleri fark ettikçe, beyni yeni şeyler keşfettikçe, herkes gençtir. İnsanlar yaşadıkça yaşlandıklarını sanırlar, halbuki yaşamadıkça yaşlanırlar. İnsan, yaşlı olmaya karar verdiği gün yaşlanır...!" Devamı

İŞTE, SEVGİDE, HAYATTA LİMİT...!

2013-09-25 15:10:00
İŞTE, SEVGİDE, HAYATTA LİMİT...! |  görsel 1

İşte, sevgide, başarıda, hayatta limitiniz ne kadar? Günümüzdeki teknolojik ürünlerle özdeşleşen teknik terim olarak değil sorduğum limitiniz. Bilgisayarların hayatımıza girdiği andan itibaren aşina olduğumuz terimler var ya, o dilde de değil sorduğum... Hani bir 'tık' la her şeyi önümüze getiren... Malum, her şey hıza bağlı ya! Bir 'tık' la her şey elimizde. Fast food, fast live, fast music, fast love... Çünkü hiçbir şeye vaktimiz yok! O an yaptığımız, ilgilendiğimiz şeyin tadını çıkarmak mı, inceliği anlamak mı, derinliğin farkına varmak mı? O da ne? Her şey bir an önce olmalı. Bir şeylere yetişebilme, çok şeyi bir an önce yapma telaşımız, limitimizi belirliyor aslında. Limiti biz kendimiz koyuyoruz minimum düzeye getirerek. Farkında olmadan hem de. Nasıl mı? Yaşamı monitörlerle sınırlayarak... Yakınlığı, arkadaşlığı, samimiyeti klavyelerde arayarak... Oysa hangi tuş verebilir içten bir gülüşün sıcaklığını? Hangi program anlatabilir size, bir araya gelip de yapılan sohbetlerdeki anlatılanları? Kaç hoparlör bırakabilir, sevdiklerinizle beraberken atılan kahkahaların kulaklarımızda bıraktığı o hoş tınıyı? Sıcak bir öpüşü hangi tuşla... Hangi mail kotasına sığar peki; kalbimizden kabarıp taşan sevgi, umut ve içimizdeki gün ışığının aydınlığı? Ya da kopyala-yapıştır yapabilir miyiz yıldızların lacivert gökyüzüyle buluşmasını? Doğa resimlerini ekranlarımıza döşemek yerine yollarda, çiçekçilerde, bahçelerde gördüğümüz güllere, akasyalara, sümbüllere hayranlıkla bakmayışımız neden? Gökkuşağına karışan, yağan yağmurdan sonraki toprak kokusu hangi klasörümüzde saklı? Peki ya kaybolan zamanımızı hangi geri dönüşüm kutusundan kurtarabiliriz? Teknoloji sayesinde bilgi toplumu olduk, evet; ama duygu toplumu olmaya megabaytlarımız mı yetmiyor acaba? Ne dersiniz? **************** Hayat yolunda yürürken... İşte... Bilgili, donanımlı olduğumuz işimizde çalışmanın yanı sıra elimizden gelenin en iyisini yapmak, kendi sınırlarımızı aşarken as... Devamı

BAŞARINIZ ADINIZDA SAKLI...!

2013-09-24 22:05:00
BAŞARINIZ ADINIZDA SAKLI...! |  görsel 1

Sizin adınız ne? Ali, Ayşe, Mehmet, Can... Doğduğunuzda anne-babanızın koyduğu, arkadaşlarınızın, çevrenizdekilerin bildiği adınız değil sorduğum. Diğer adınız? Nasıl mı? Sizin bir adınız daha var desem... Herkesin bildiğinden başka... Ne mi o? Başarı adınız! Evet, yanlış duymadınız. Başarınıza göre bir adınız daha var... Ben demiyorum. Eski dönemlerde süren bir gelenek söylüyor bunu. Orta Asya Türk topluluklarındaki inanışa göre başarılı olmayan çocukların adı yokmuş! Buna ne diyeceksiniz? Eski Türk töresine göre çocuğa doğar doğmaz isim konmaz, gerçekleştirdiği ilk büyük başarısına göre bir ad verilirmiş! Hatta Dede Korkut Hikayeleri'ndeki bir yazıya göre, bir çocuk azgın bir boğayla cesurca mücadele etmiş ve onu yenmiş. Bu başarısından dolayı çocuğun adı "Boğaç Han" olmuş! Peki ya kayda değer bir başarı gerçekleştiremeyen çocuklar? Yazık değil mi onlara? Hayvanların bile isimleri varken... İnsan isimsiz olur mu? Olmaz tabii. Ama eski dönemlerde olmuş işte. Tarihçilere göre çocuk, doğduktan sonra ilk on dört yıl beklenir ve bu sürede isimsiz yaşarmış! Bir tür anonim insan hayatı yani. O on dört yılda çocuk, yine bir şey başaramazsa süre sonunda obaya gelen ilk yabancının adı o çocuğa verilirmiş. İşin ilginci... İlk görülen yabancı, insan olabildiği gibi hayvan olsa da... Geyik ise geyik adı verilirmiş, tilki ise tilki adı! Bu uygulama Eski Türklerin başarıya ne kadar önem verdiklerini göstermiyor mu? Şaşırtıcı olmasının yanı sıra konunun bir de şu yönü aklıma takıldı. Bu gelenek günümüzde devam ediyor olsaydı anne-babalarımız, tanıdıklarımız bizi nasıl çağırırdı, diye düşünmeden edemedim. Çocuk ilk büyük başarısını kazanana kadar şöyle seslenirlerdi sanırım: "Annesinin bir tanesi, ufaklık, babasının yakışıklı oğlu, küçük sıpa...!" Çocuk gözlüklüyse 'dört göz', biraz şişmansa 'tombik', her şeye ağlıyorsa 'sulu göz' vs... Bu isim listesini uzatmak mümkün. Eski dönemlerde başarıya verilen değere... Devamı

SEVGİYE MUHTAÇTIR İNSAN...!

2013-09-23 22:10:00
SEVGİYE MUHTAÇTIR İNSAN...! |  görsel 1

Ne kadar da sevgiye muhtaçtır insan, nazını çekecek biri olsun ister yanında. Çocukca mıkırdanmak, sızlanmak, tutturmak ister. Bir yetişkin gibi dinlenilmek, bir çocuk gibi şımartılmak ister ... Her zaman yetişkin olmak, yetişkin gibi davranmak yorar insanı. Bazen saçmalamak ister, hesaplamadan, hesap etmeden karar vermek ister. Kalbinin tarifini dinleyip, hissettiklerinle yol bulmaya çalışmanın dayanılmaz heyecanı içinde, sırtını tüm yolları bilenin yüceliğine dayayıp, küçük bir çocuk gibi koşabilmek. Arkamdan annem bana bakıyordur, -Düşersem öper ve geçer- in güvenliği içinde koşabilmek, sıyrılan, kanayan ve acıyan tüm yerlerini, öpen biri varsa eğer, korkma düşmekten... Bırak kanasın dizlerin, ağla ağlayabildiğin kadar. Öper ve geçer...! Devamı

HANGİSİ...?

2013-09-23 18:23:00
HANGİSİ...? |  görsel 1

Bir grup öğrenciden günümüz dünyasının yedi harikasının neler olduğunu düşündüklerine dair bir liste yapmaları istenir. Aralarında anlaşmazlıklar çıkmasına rağmen en fazla oyu alanlar şöyle sıralanır: Mısır'ın Büyük Piramitleri* Tac Mahal* Büyük Kanyon* Panama Kanalı* Empire State Binası* St. Peter Bazilikası* Çin Seddi................... Öğretmen oyları toplarken, sessizce duran bir kız öğrencisinin henüz kağıdını vermemiş olduğunu fark eder. Sonra öğrencisine kendi hazırladığı liste ile ilgili bir problem olup olmadığını sorar. Ki öğrenci ise, "Evet, biraz. O kadar çok şey var ki, bir türlü karar veremiyorum" der. Öğretmen de öğrencisine "Peki, söyle bakalım senin listende neler var, belki biz sana yardımcı olabiliriz" der. Kız öğrenci önce duraksar ve sonra okumaya başlar: "Bence Dünyanın Yedi Harikası: Görmek* Duymak* Dokunmak* Tatmak* Hissetmek* Gülmek* Sevmek...! Devamı

DÜNÜ BUGÜNE, BUGÜNÜ DÜNE TAŞIMAK...!

2013-09-22 03:18:00
DÜNÜ BUGÜNE, BUGÜNÜ DÜNE TAŞIMAK...! |  görsel 1

"Dün dünde kalmıştır, yarın belirsizdir, o halde zaman ve yaşam bugündür" diye biliriz değil mi? Ama hayır bu düşünceyi iki saat içinde değiştirdi biri...? Bugünü düne, dünü bugüne taşıyarak yaptı bunu. Nasıl peki? Kimdi bunu yapan? Söyleyeceğim... Şimdi size bir soru? Hemingway, Picasso, Dalli, Scott Fitzgerald, Degas'la tanışmak ister miydiniz? Onlarla edebiyatı ve resmi konuşmayı? Evet diyenlerin fazla olduğunu duyar gibiyim. Ne hoş olurdu değil mi, onlarla 1890'lara, 1920'lere gitmek... Hem de bir gece yarısı... Ve tüm bunları Paris'in o büyülü fonunda yaşamak... Evet, imkansız bir şey bu... Yani imkansız dediğim, saydığım isimlerle buluşmak; ama hayal de olsa bizlere bunu yaşatan biri var. O isimlerle aynı ortamda bulunuyor ve hatta aynı masada sohbet ediyorsunuz. Yaşamı anlatan cümleler ve karelerle ince mizahlar eşliğinde, kah düşünerek, kah gülümseyerek hayata dokunuyorsunuz. Bu yaşam tuvaline fırça dokunuşunu ve renklendirişi dünyaya farklı bir gözle bakan biri yani Woddy Allen yapıyor. Paris'te Gece Yarısı... Owen Wilson, kültürlü ama toplumda istediği yeri bulamamış; şüpheci, nevrotik, kuşkucu bir karakter olarak... Filmin konusunu uzun uzun anlatmayacağım tabii. Ama romantik, eğlenceli ve nostaljik iki saat geçirmek için... Owen Wilson, Gil adıyla literatürdeki ölümsüz isimlerle bir araya geliyor. Bir soru daha... Ölümsüzlük nedir size göre? Ne zaman ve hangi anlarda ölümsüz olduğunuzu hissettiniz? Yani hangi anlarda ölümü düşünmediniz? Ölümü düşünmeden yaşadığınız o özel anlarda, 'Şu anda ölümsüzleştim" dediniz mi mesela? İşte bu sorunun cevabı da filmde... Bir soru daha sorsam...? Sevgi nedir gerçekten? Tutku mu, alışkanlık mı? Aynı frekanslarda buluşabilmek mi? Birbirinizi anlayabilmek mi? Sevgi nedir sorusuna verilecek cevap önemli. Çok önemli. Çünkü sevdiğini sanmak değildir. Kalbi delice çarptırmaktan daha ileri bir şeydir. Nedir? Bunu onun gözlerinden içebilmek. Sevdiğin... Devamı