ÖLÜMDEN KORKMAK...

2013-08-14 17:19:00
ÖLÜMDEN KORKMAK... |  görsel 1

Ağaçtan yere düşen bir kuru yaprak ölümden korkuyor mu dersiniz? Acaba kuşlar günün birinde öleceğim diye korku içinde mi yaşarlar? Ölüm gelince onunla karşılaşırlar ama ölmeyi hiçbir zaman sorun yapmazlar. Onların başlıca uğraşları yaşamaktır, yem bulmak, yuva yapmak güzel ve uyumlu sesler çıkarmaktan başka bir amaç gütmeden uçmak. Bilmem siz hiç kuşları kanatlarını çırpmadan göğe doğru süzülürken, kendilerini göklere çıkartacak olan rüzgara bırakmış oldukları durumlarıyla izlediniz mi? Bu oyundan hiç bıkmadıklarını ve bu oyundan doyumsuz bir zevk aldıklarını fark etmişinizdir. Ölüm kafalarının köşesinden bile geçmez. Eğer ölüm gelirse pekala o zaman ölürler. Olması kaçınılmaz bir şeyi dert etmenin ne anlamı var? Onlar yaşamın her anını kıvançla yaşarlar,ölümü kendilerine dert eden yalnız insanlardır. Çünkü biz aslında yaşamıyoruz, asıl sorun bu. Biz yaşamıyoruz biz ölüyoruz. Yaşlı kimseler ölüme adamakıllı yaklaşmışlardır. Gençlerse gene de ondan pek uzakta sayılmazlar. İşte hep ölümü kendimize dert etmenin nedeni benimsediğimiz, biriktirdiğimiz şeyleri yitirmekten korkuyor olmamızdır. Karımızı ya da kocamızı, çocuğumuzu arkadaşımızı yitiririz diye korkuyoruz.Bildiklerimizi topladığımız şeyleri yitiririz diye korkuyoruz. Ama sahip olduğumuz her şeyi dostlarımızı, sevdiklerimizi, erdemlerimizi olduğu gibi öteki dünyaya götürebileceğimizi bilesek o zaman ölümden korkmayacağız öyle değil mi? İşte bunun için ölümle ölümden sonraki yaşamla ilgili bir takım teoriler ortaya atıyoruz. Ama gerçek şu: Ölüm bir sondur. Ancak pek çoğumuz bu gerçeği görmek istemiyoruz, bildiğimiz, alıştığımız şeyleri bırakmak istemiyoruz ve işte bu bildiğimiz, alıştığımız şeylerden kopamamak onlara sıkı sıkı sarılmak ölüm korkusunu getiriyor. Korktuğunuz şey bilinmeyen değil aslında, zihin bildikleriyle bilinmeyeni algılayamaz, zihin bildiği şeylerden daha başka bir şey değildir. Bunun için de “bu benim sonum” diye düşündüğümüz zaman bundan korku duyuyoruz.... Devamı

İLERİYİ GÖRMEK...

2013-08-13 07:12:00
İLERİYİ GÖRMEK... |  görsel 1
İLERİYİ GÖRMEK... |  görsel 2

Yola dizilmiş bir kervanda en önde giden katır daima başı yerde olduğu halde, ikide bir tökezliyor, düşüp kalkıyordu. Katırın arkasındaki develerin başları havada, yolu hiç izlemedikleri halde, tökezlemeden yollarına devam ediyorlardı. Katırın biri buna çok üzülür, deveye sorar: "Arkadaş... Bu nasıl iş? Sen, başın havalarda, iniş olsun, çıkış olsun en dar yollarda bile güzelce gidiyorsun, hiç kapaklanmıyorsun. Bense, başım önde tökezleyip duruyorum. Bu neden?" Deve şöyle cevap verir: "Benim başım dik. Daima ileriyi görür, gelecek tehlikeleri önceden sezinlerim. Ona göre önlemler alırım, düşmem. Sen ise üç adım öteyi göremiyorsun. Önüne bakıp duruyor, çukurları önceden göremediğin için, bir kör gibi içine düşüyorsun. Nedeni bu..." Hayatta her adımı atarken, önce ileriyi sonra da bastığınız yeri görürseniz kolay kolay tökezlemezsiniz...! Devamı

Fotoğraf

2013-08-12 04:30:00
Fotoğraf |  görsel 1

• Her tartışmayı kazanmak gerekmiyor. Karşındakinin aynı fikirde olmadığını bilmek ve bundan ders çıkartabilmek de bir kazançtır. • Geçmişinle barışık ol, ki "şimdi"ni mahvetme. • Hayatını başkalarının ki ile kıyaslama. Onların hayatlarında hangi yollardan geçtiklerini bilemezsin. • Mutluluğundan sadece sen sorumlusun. • Başımıza gelenler üzerinde pek değil, yaptıklarımız üzerinde daha çok kontrolümüz vardır. • Her gün doğaya ilişkin yeni bir şey öğren. • Başkalarının hakkımızda düşündükleri tamamen bizim kontrolümüz altında değildir. • Vücudumuzun ve onun mucizevi harikalarının kıymetini bil... • Unutma. Durum ister iyi, ister kötü olsun mutlaka değişecektir...! • Yararlı eğlenceli ve güzel olmayan şeylerden uzak dur... • Oturmasını, kalkmasını, giyinmesini bilmek ve diğerlerine yardım etmek de çok önemli şeylerdir. • Her gün yatarken "Bugün yapabildiklerime şükür ediyorum" diyerek uyu. • Başarılı olmak için fırsatları değerlendirmesini bil... • Bir olumsuz söz, söyletmese bile bin tanesini çağrıştırır. Olumlu düşün, olumlu konuş. Özün, sözün ve eylemin bir olsun. • Değerli vaktini dedikodular, olumsuz düşüncelerle, gelmiş geçmiş ve senin kontrolün dışındaki şeyler için harcama. Enerjini olumlu "şimdi" için kullan. • Daha sık kahkahalarla gül, daima gülümse... • Dostlarını kucaklama fırsatını hiç kaçırma. • Yaşam bir şeylerden nefret etmekle geçirilmeyecek kadar kısadır.. __ ALINTI __ Devamı

İYİ HAYATLAR...

2013-08-11 07:48:00
İYİ HAYATLAR... |  görsel 1

Size yarım kalmış bir inşaat emanet etseler... Ve deseler ki: "Bunu tamamlayacaksınız." İyi de nasıl bir inşaat bu? Temeli çok sağlam olmayan; tuğlalarını; kırgınlıkların, pişmanlıkların, olumsuzlukların, karamsarlıkların, çimentosunu da un ufak olan kum tanelerini andıran anıların ve geçmişin oluşturduğu... Ne dersiniz? Yarım kalan bu inşaatı güzel bir yapıya dönüştürmek üzere kolları sıvayıp işe başlamayı kabul eder misiniz yoksa, "Hayır" diyerek işin kolayına mı kaçarsınız? Böyle inşaatlarla çok karşılaşmıyor muyuz günümüzde? Bu tür yarım kalmış inşaatlar hayatımız. Bizim hayatımız. O yüzden tekrar soruyorum. Yarım kalan bu inşaatı güzel bir yapıya dönüştürmek üzere kolları sıvayıp işe başlamayı kabul eder misiniz yoksa, "Hayır" diyerek işin kolayına mı kaçarsınız? Temelinde sevginin, güvenin, umudun olduğu; iyilik, sevecenlik, dürüstlük, olumlu düşüncenin tuğlalarının gösterdiği; çimentosunu da başarıların, isteklerin zaman süzgeci ve akıl eleğinden geçen kum tanelerini andıran pişmanlıkların, karamsarlıkların, ikilemlerin, çaresizliklerin oluşturduğu; hüzün ve acılardan akan gözyaşlarıyla karılan harçlarla yapılan, tüm zorluk ve olumsuzluklara rağmen ortaya çıkan güzel bir inşaat! Bu inşaat öyle yapılmalı ki kaç şiddetinde olursa olsun ve kaç defa sarsıntı geçirirse geçirsin yıkılmayacak bir yapı olmalı. Kolay mı acaba yarım kalmış bir inşaatı bitirip insanların imreneceği bir yapıya imza atmak? Sizi bilmiyorum ama benim hayatım ya da yarım kalan yaşadıklarım böyle bir inşaatı andırsaydı, bunu en güzel yapıya dönüştürmemin zor olmadığını bir dost öğretti bana. Okuduğum ve başucumdan ayırmadığım, Alex Rovira'nın yazdığı "İYİ HAYAT" adlı kitap... Hangimiz onun üzerine kafa yormadık? Kimi zaman onun boş ve anlamsız ya da insanı tüketen bir şey olduğunu düşünmedik? Büyük acılar karşısında hangimiz kabuğumuza çekilip, hangimiz olumsuzluklardan dersler çıkararak yaşamımıza yeni bir yön vermedik? An geldi varlığımızın derinliklerinde h... Devamı

AYRILIK VE DEPREM Mİ SARSAR RUHU SADECE?

2013-08-10 08:32:00
AYRILIK VE DEPREM Mİ SARSAR RUHU SADECE? |  görsel 1

Sevginin, ayrılığın ya da depremin şiddeti mi sarsıyor sanıyorsunuz insanın ruhunu? Evet bunlar da sarsıyor. Sevgi, ayrılık, deprem... Ama öyle ya da böyle, kolay ya da zor izleri geçiyor bu üçünün. Alışıyor insan, atlatıyor zamanla. Bunları yaşadıktan sonra yaptığımız, yıkılıp yıkılıp yeniden ayağa kalkmak. Ama ruhu derinden sarsan başka bir şey daha var: ŞİDDET! Kadına, çocuğa uygulanan şiddet! Ne ayrılık sonrasında kalbin yaşadığı acının şiddetine ne de üzerinde bulunduğumuz zeminin oynayarak bizi korkutan depremin şiddetine benziyor. Bilinen bir şey var ki ayrılık ve deprem sonrasında bunların acısı azalıyor, er ya da geç; ama azalmayan, geçmeyen, izi kalan, ruhu sarsan bir şey varsa o da kadınların ve çocukların gördüğü şiddet! Yıllar geçince küllenecek sanılıyor. Geçmiş gibi görünüyor sadece. Oysa bilinmiyor ki ruhun derinlerinde, içeride bir yerde kanıyor bu yara. Şiddet; yaşandıktan sonra paylaşılmazsa, bu konunun üstüne gidilmezse insanın yaşamını karartıyor. Ya da en ummadık bir anda, beklenmedik bir şekilde kanıyor bunu yaşayan ruh. Sadece ruhlarda değil, toplumumuzda ve dünyada da... Şu istatiksel bilgilere bakın, anlayacaksınız durumun vahametini ve ne demek istediğimi. Türkiye'de her gün bir erkeğin şiddetine maruz kalan 3 kadın hayatını kaybediyor! Çocuklara yönelik şiddetin oranı % 46. Dünyada şiddetten her yıl 55 bin kadın ölüyor. Her 3 kadından biri şiddet görüyor, 6 kadından biri de tecavüze uğruyor. Tecavüze ve tacize uğrayanlar... Şiddet yalnız fiziksel değil; ekonomik, duygusal, cinsel olarak da uygulanıyor. Yaşadıklarını içinde bastırmaya çalışınlar; solan yüzler; boynunu büküp susanlar... Bu tür şiddet yaşayanlar olayın üstüne gidip çare aramak yerine susmaya devam ettikçe bu sayı daha da artacak. Hala susacak mısınız, susacak mıyız? Susmak ve görmezlikten gelmek yerine şiddeti önlemek için yapılması gerekenler nedir? Şiddet uygulayarak hiçbir yere varılamayacağı türündeki bilgilerin herke... Devamı

CEBİMİZDEKİ KİMLİĞİMİZ...!

2013-07-30 20:43:00
CEBİMİZDEKİ KİMLİĞİMİZ...! |  görsel 1

Daha güzel... Daha başarılı... Daha zengin olmak... Bunlar ne kadar da cezbeder birçok kişiyi. Nasıl da alır insanın aklını. Tabii ki öyle olmalı ama insanın elindekileri doğrultusunda... Olmayacak şeyleri yaparak, kendini olduğundan farklı göstererek değil ya da olmayan bir şeyi öyleymiş gibi sunarak değil. İnsan neden olduğundan farklı ya da başka biriymiş gibi görünmek ister? Karşısındaki kendini olduğundan daha iyi görsün, daha farklı düşünsün... Neden? Böyle bir şeye ne gerek var ki? Olduğun gibi, her halinle doğal, zıtlıklarınla çelişkilerini kabul ederek yola devam etmek varken... Nedendir bu kendinden başka biri olma isteği? Nedir insanı bu duruma getiren? Ve de nedir bunun sebebi? İnsanların olduğundan farklı görünme çabaları, hayatının ya da kendi içindeki sessiz çığlıkları mı? Ya da kendine benzer birini bulayım derken aslında kendilerini bile bulamamış olmaları mı? Tabii ki hepimiz daha güzele, daha iyiye ulaşmak için mücadele veriyoruz yaşamımızda. Daha başarılı, daha iyi, daha güzel, daha zengin olmaya... Ama bunu olmayanlarla değil; bize verilenlerle, sunulanlarla, elimizdekilerin paralelindeki yeteneğimizle, bizdeki var olanlarla... Aslında başka biri olmak isteyenlerin neden böyle yapmak istediklerine baktığımız zaman gerçek ortaya çıkıyor. Ta en başa dönünce... Çocukluğumuza yani... Ebeveynlerin daha o yaşlardaki çocuğun elindekilerine, yeteneklerine, fikirlerine bakmaksızın öyle bir kıyaslama yapıyorlar ki... İyi de o çocuk akıllıysa ya da baŞka çocuk daha iyisini yapıyorsa senin çocuğun da aynı şeyi yapacak değil ya...! Daha çocukken bu kıyaslamalara maruz kalan kişi de haliyle ne oluyor? "Daha iyi olmalıyım, daha başarılı olmalıyım" durumunu gerçekleştirmek için büyürken, yaşadığı çevrenin de etkisiyle kendindeki olanlar yerine olmayanları da kendinde varmış gibi göstererek başka kimliğe bürünüyor. Bununla da kalmıyor, kendine de yabancılaşıyor. Ondan sonra da kişilik karmaşaları, psikolojik bocala... Devamı

DÜŞÜNCELERİMİZİ GENİŞLETMEK...

2013-07-27 14:13:00
DÜŞÜNCELERİMİZİ GENİŞLETMEK... |  görsel 1

Her şey bize düşünce kullanımıyla ulaşır. Yaşama dair küçük, kısıtlı bir kavrama sahipsek, her zaman küçük, önemsiz şeyler yaparız. Sürekli düşüncelerimizi genişletmedikçe, büyümeyi önlemiş oluruz. Büyüme, yaşamın en temel yasalarından biridir ve onu hayatımıza kabul etmemiz gerekir. Olduğumuz yerde saymamalıyız. Yeni bir şey yapmak isterseniz, yeni bir düşünceye odaklanmanız gerekir. Ancak o zaman hedefinize ulaşmanıza yardımcı olacak koşulları size getirecek çekim gücünü harekete geçirmiş olursunuz. Sizi sınırlayan zehirli kavramlardan uzak durun...! Ayrıca geçmişte hayatınızı yöneten düşüncelerden kurtulmaktan çekinmeyin. Kendinize yeni bir program belirleyin. Kendi restaurantınıza sahip olmak istiyorsanız, hayattan en büyük beklentiniz köfteleri çevirmek oldukça bu fikrin ötesine geçemezsiniz. Bir fast-food restaurantında çalışan insanların köfteleri çevirmeyi önemsemeleri normaldir, ama siz başka bir şey hayal ediyorsanız, o zaman düşüncelerinizi o hedef doğrultusunda eğitin...! Devamı

HER ŞEY DÜŞÜNCEDİR...

2013-07-26 23:25:00
HER ŞEY DÜŞÜNCEDİR... |  görsel 1

Bizler dahil, evrendeki her şey düşüncenin bir ürünüdür. Sadece düşüncelerimizle odaklandığımız şeyleri yaşarız. Arzu ettiğimiz şeyleri alamıyorsak, bunun sebebi erişilebilir olduğuna inanmıyor oluşumuzdur. Aynı şekilde, diğerlerinin başarıya ulaşmış olmalarının sebebi, yapabileceklerine inanmış olmalarıdır. Sonuç olarak, onlar gerçek gücün düşüncelerinden geçip ifadeye dönüşmesine izin vermişlerdir. Bir şeyin olacağına inandığımızda ve olumlu düşündüğümüzde, aklımıza gelebilecek aksi düşüncelere direnmemiz gerekir. Bunlar, olumlu düşünmenin gücünü sekteye uğratırlar. Bazen, insan doğasında, bizi insanlarda ve durumlarda sadece olumsuz yönleri görmeye teşvik eden bir şey vardır. Örneğin, bazılarımız, hayattan istediklerimizi elde edemediğimizden, işsizlikten, fiyatların yüksekliğinden veya bizim sunduklarımızı kimsenin istemediğinden yakınır. Bu tür şeyler söyleyen insanlar hayatta başarılı olamazlar. Kendimizi bu şekilde ifade ettiğimizde, yıkıcı bir güç kullanmış oluruz. Bu tip düşüncelerden kurtulmalı ve var olan tek gücün kalbinde aktif bir rol oynadığımızı fark etmeliyiz. Eğer belirli bir şey yapabileceğinize inanırsanız, fırsat her zaman karşınıza çıkar. Bir şeyin yapılamayacağına inanırsanız, o zaman bunu bir yasa haline getirirsiniz, dolayısıyla o şey yapılamaz. Kafa karışıklığı daha çok daha da çok kafa karışıklığına yol açar, huzur ise daha çok huzur getirir. Genel anlamda insan ırkı, düşünmeleri söylenen şeyleri düşünmeye koşullanmıştır. Bizler doğruluk kavramını, fiziksel çevremizden ediniriz. Etrafımıza bakar, hastalık, sefalet, yoksulluk görürüz ve bu bilgiyi yaratıcı zihnimize kazırız. Bunu yaparak kendimiz için inandığımız şeyin gerçek olmasını sağlayacak bir yasa yaratırız. Benzerler benzerleri üretir, çeker ve yaratır. Düşüncelerimizi bir resmini çekip bunu içinde yaşadığımız koşulların resmiyle kıyaslayabilseydik, ikisi arasında hiçbir fark göremezdik, çünkü onlar özünde aynı şeyin içi ve dışıdır. Sadece en iyi şeylerin başınıza gelec... Devamı

PARADOKS...

2013-07-26 00:19:00
PARADOKS... |  görsel 1

Tarih içinde zamanımızın paradoksunu şöyle sıralayabiliriz: Daha yüksek binalarımız, ama daha kısa sabrımız var; daha geniş oto yollarımız, ama daha dar bakış açılarımız var. Daha çok harcıyoruz, ama daha az şeye sahibiz; daha fazla satın alıyoruz, ama daha az hoşnut kalıyoruz. Daha büyük evlerimiz, ama daha küçük ailelerimiz; daha çok ev gereçleri, ama daha az zamanımız var. Daha çok eğitimimiz, ama daha az sağduyumuz; daha fazla bilgimiz, ama daha az bilgeliğimiz var. Daha çok uzmanımız, ama yine de daha çok sorunumuz; daha çok ilacımız, ama daha az sağlığımız var. Çok fazla alkol ve sigara tüketiyoruz, çok savurganca para harcıyoruz, çok az gülüyoruz, çok hızlı araba kullanıyor, çok çabuk kızıyoruz, çok geç saatlere kadar oturuyor, çok yorgun kalkıyoruz, çok az okuyor çok fazla TV. izliyoruz ve çok ender şükrediyoruz. Mal varlıklarımızı çoğalttık, ama değerlerimizi azalttık. Çok konuşuyoruz, çok az seviyoruz ve çok sık nefret ediyoruz. Geçimimizi sağlamayı öğrendik, ama yaşam kurmayı öğrenemedik. Yaşamımıza yıllar kattık, ama yıllara yaşam katamadık. Aya gidip gelmeyi öğrendik, ama yeni komşumuzla karşılaşmak için caddenin karşısına geçmekte sorunumuz var. Dış uzayı fethettik, ama iç dünyamızı edemedik. Daha büyük işler yaptık, ama daha iyi işler yapamadık. Havayı temizledik, ama ruhumuzu kirlettik. Atoma hükmettik, ama ön yargılarımıza edemedik. Daha çok yazıyoruz, ama daha az öğreniyoruz. Daha çok plan yapıyoruz, daha az sonuca varıyoruz. Koşuşmayı öğrendik, ama beklemeyi öğrenemedik. Daha fazla bilgiyi depolamak, her zamankinden daha çok kopya çıkarmak için daha çok bilgisayarlar yapıyoruz, ama gitgide daha az iletişim kuruyoruz. Zaman artık, hızlı hazırlanan ve yavaş sindirilen yiyeceklerin; büyük adamlar ve küçük karakterlerin; yüksek karlar ve sığ ilişkilerin zamanıdır. Günümüz artık, iki maaşın girdiği ama boşanmaların daha çok olduğu, daha süslü evler, ama dağılmış yuvaların olduğu günlerdir. Bu günler, hızlı seyahatler, k... Devamı

SEN KADINSIN-YOK SENİN ADIN...!

2013-07-23 20:45:00
SEN KADINSIN-YOK SENİN ADIN...! |  görsel 1

Neden hiç kimse ama hiç kimse, bırakın bir kişi bile, seslerini yükselten kadınları duymuyor; sessiz çığlık atanları ısrarla görmüyor? Kürtaj davası, töre, terör son günlerde almış başını gitmişken öldürülen kadınları gören; yaşadığı haksızlıklara, şiddetlere karşı çıkmak için seslerini yükselten kadınları duyan yok. Neden? Neden? Neden? 12 Eylül olaylarında günde 20 kişi öldürülüyordu ve günümüzde ülkemizde her gün 5 kadın öldürülüyor. İşin ilginci... Çoğu eşleri tarafından katledilmiş. Ne kadar vahim değil mi? Sen, eşin olacak adamla,güzel, huzurlu bir yuva kurmak için yaşa; ama buna karşılık o seni öldürsün...! Bu mudur adalet? 12 Eylül öncesinde de kadınlar öldürülüyordu, evet... Her dönemde hiçe sayılıyor, öldürülüyor kadın. Onlara deniliyor ki sen kadınsın, yok senin adın...! Ne adın olmalı senin ne de herhangi bir şeye hakkın...! KADINLARI KRAVATLILAR ÖLDÜRÜYOR...! Okuduğumuz, duyduğumuz öldürülen kadınların yanı sıra her gün sözlü, fiziksel, psikolojik baskılarla da ölen binlerce kadını gören, duyan yok ısrarla nedense...? Mecliste 550 milletvekilinden 78'i kadın. Medyada yöneticilerin % 15'i, köşe yazarlarının % 12'si kadın... Televizyonda siyaset-tartışma programlarına katılan kadınların oranı % 11. Hal böyle olunca her sektördeki silme kravatlılar kadınları öldürüyorlar. Eşleri tarafından kadınlara yaşatılan; töre, o veya bu nedenle yaşanan ölümler ne zaman bitecek, orası meçhul...? Ama nasıl bitecek sorusunun cevabının, askeri müdahale ya da 4+4+4 ile çözüm bulmayacağı kesin. Cevap, kravatlıların yapacağı bir tek şeyle... Neyle? Çok basit aslında. Düşünceyle... Hangi düşünceyle peki? Kravatlılar, kadınları mülk olarak görmeyi bıraktıklarında...! Kadınlara destek, el ve değer verdikleri anda bakın bakalım neler değişecek...? Adalet yerini bulacak en başta. Ve gerisi de gelecek. Boşuna demiyorlar, "Adalet, mülkün temelidir..." diye. Mülkün temeli adalettir, kadın değil...!... Devamı

AKLINIZA GELEN BAŞINIZA GELİR...!

2013-07-20 20:49:00
AKLINIZA GELEN BAŞINIZA GELİR...! |  görsel 1

Her düşünce bir tohumdur. Aynı düşünceyi her tekrar ettiğimizde o düşünceyi sulamış oluruz. O düşüncelerimize duygularımızı aşıladığımızda tohum gübrelenmiş demektir.Yani düşüncelerinizi nereye yönlendirirseniz eninde sonunda onu gerçekleştirirsiniz. Düşüncelerinizde arzu ya da korku ne kadar şiddetliyse hayata geçmesi bir o kadar çok çabuk olur. Sürekli olarak korkularınızı düşünürseniz, korkularınızı büyütürsünüz. Aynı şekilde isteklerinizi de... Ve gerçek hayatta onları kendinize çekersiniz. Korktuğunuz başına gelir. Bunu hepimiz kendi hayatımızda deneyimleriz. Hayatınızda neyin gerçekleşmesini istiyorsanız onu düşünün.Aklınıza gelen başınıza gelir.Hayatınızda iyi şeylerin olmasını istiyorsanız iyi ve güzel şeyler düşünün.... Devamı

BİTEN BİR HAYATI VE ÖLEN İNSANLARI BEĞENMEK...?

2013-07-19 08:34:00
BİTEN BİR HAYATI VE ÖLEN İNSANLARI BEĞENMEK...? |  görsel 1

Nice sevdiğimiz çınarlar devriliyor hayatımızdan, sanat dünyasından... Anıları sevenlerinin kalbine yaprak yaprak savurarak. Hayatla ilgili bir gerçeği yeniden, bir kez daha fark ettirerek... Nedir o derseniz...? Günlük hayatta insanları kırsanız da, kuyularını kazsanız da, hırslarınızın esiri olarak insanları yiyip bitirseniz de, kral da olsanız, parasız da olsanız, kim olursanız olun yerin altında herkesin eşit olduğu...! Ve fark ettirdiği en önemli konu da... Hayat, her şeyi ciddiye alacak kadar uzun değildir ama hiçbir şeyi ciddiye almayacak kadar da kısa değildir...! O yüzden "An" ları yaşamak; yapmaktan keyif aldığımız işlerle uğraşarak, sevdiklerimizle daha çok birlikte olarak, sevgimizi göstererek, insanları kırmayarak, kendimizi olduğumuz gibi kabul ederek elimizden gelenin en iyisini yapmaya ve en iyi şekilde yaşamaya çalışmak hayattayken cenneti yaşamak aslında...! Bu da şunu hatırlatıyor bizlere bir kez daha: Hayatımızda cenneti de, cehennemi de yaşamak kendi elimizde. Ki yaşam pınarımızdan akanları, elimizdekiler doğrultusunda harmanlayarak, gerekli mücadeleleri vererek, çalışarak, hangi konuda olursa olsun fazla beklentiye girmeden, bize zarar verenleri yok ederek, ruhumuzun bahçesinde en renkli halimizle yaşamamız gerektiğinin farkına varıp bunu uyguladığımız takdirde... O zaman bu dünyadan ayrıldığımızda arkamızda bize ait güzel anılardan oluşan renkli bir cennet bırakarak... Er ya da geç bu dünyadan göç, hepimizin yaşayacağı tek gerçek... Bunu bilsek de aldığım her ölüm haberi, çocukluğumun en masum düşlerinden birini daha alıp yok ediyor. *************** Ölüm haberlerinin duyulmasıyla ilgili anlamadığım, anlayamadığım bir şey var ki... Facebook, Twitter gibi sosyal iletişim ağlarında vefat haberleri duyurulduğunda onlarca insanın o iletileri beğenmeleri...! "Allah Rahmet Eylesin" diye yorum yazanları anlıyorum da '........aramızdan ayrıldı' iletilerini beğenenleri...? Bitmiş bir hayatın nesi beğenilir ki?! Ara sıra a... Devamı

ERKEKLER NEDEN ERKEN ÖLÜR...?

2013-07-12 22:41:00
ERKEKLER NEDEN ERKEN ÖLÜR...? |  görsel 1

Akşam annemle babam televizyon seyrediyorlardı. Annem, 'Geç oldu,' dedi, 'zaten yorgunum, ben yatıyorum.' Annem kalktı, mutfağa gitti. Çerez-meyve tabaklarını çalkaladı kaldırdı. Sabaha hazır olsun diye çaydanlığı doldurdu, demliğe çay koydu. Şekerliğe baktı, dibinde az kalmış, üstüne ekledi. Kahvaltı için buzluktan ekmek çıkardı, akşam yemeği için çözülsün diye de eti aşağıya koydu. Kahvaltı masasını hazırlamak için masanın üstündekileri topladı. Telefonu şarja koydu, telefon defterini kapatıp yerine koydu. Sonra çamaşır makinesinden ıslak çamaşırları çıkarıp astı ve makineyi tekrar doldurdu. Banyodaki çöp sepetini boşalttı. Islak bir havluyu kurusun diye duş perdesinin borusuna astı. Bir gömlek ütüledi, kopuk düğmesini dikti.Çiçekleri suladı. Esneyerek gerindi ve yatak odasının yolunu tuttu. Çalışma masasının yanından geçerken durdu, öğretmene tezkere yazdı, okul gezisi için para sayıp ayırdı, eğildi, sandalyenin altına girmiş ders kitabını aldı, masanın üstüne koydu. Kek tarifleri defterini çıkardı,arkadaşına söz verdiği tarifi bir kağıda yazdı, çantasına koydu. Bakkaldan alınacakları not etti, notu da çantasına koydu. Sonra gitti, 3'ü 1 arada temizleme losyonuyla yüzünü yıkadı,dişlerini fırçaladı. Gece kremini ve kırışık önleyici nemlendiricisini sürdü. Tırnaklarına baktı, törpüledi. İçeriden 'sen yatmaya gitmemiş mıydın' diye seslenen babama 'şimdi gidiyorum' deyip köpeğin su kabını doldurdu. Kapıları pencereleri kontrol etti, holdeki lambayı yaktı. Kardeşimin odasına gitti, oğlan uyumuş diyerek, lambasını söndürdü, bilgisayarını kapattı, gömleğini astı, yerdeki kirli çorapları toplayıp sepete attı. Bana geldi, 'haydi yat artık, biraz da yarın çalışırsın,' dedi. Kendi odasına gitti, saati kurdu, ertesi gün giyeceklerini hazırladı. 6 maddelik acil işler listesine 3 madde daha ekledi. Kendi kendine iyi geceler diledi, hayallerinin gerçekleştiğini gözünün önüne g... Devamı

AYNADAKİ KİŞİ...

2013-07-12 10:06:00
AYNADAKİ KİŞİ... |  görsel 1

Kendini kanıtlamaya uğraşıp da istediğini elde ettiğinde, herkes seni baş tacı yaptığında aynaya bak ve orada gördüğün kişiye kulak ver. Hakkında hüküm vermesi gereken annen, baban ya da eşin değil; aynada sana bakan kişidir. Bazı insanlar sana harika ve dürüst biri olduğunu söyleyebilir ancak sen aynadaki insanın gözlerine bakamıyorsan bu, bir serserisin demektir. Diğerlerine aldırma, hep seninle olan ve ciddiye alman gereken tek kişi yansımandır. Aynadaki kişi dostunsa en tehlikeli ve en zor sınavı geçtin demektir. Yaşam yolunda herkesi kandırıp övgüler, tebrikler alabilirsin ama aynadakini aldatmaya çalışırsan sonunda göreceğin şey ızdırap ve gözyaşıdır...-DALE WINBROW SR.- Devamı

HİNT FELSEFESİNİN 4 KURALI...

2013-07-09 22:27:00
HİNT FELSEFESİNİN 4 KURALI... |  görsel 1

KURAL 1: "Karşına çıkan kişiler her kimse, doğru kişilerdir. Bunun anlamı şudur, hayatımızda kimse tesadüfen karşımıza çıkmaz. Karşımıza çıkan, etrafımızda olan herkesin bir nedeni vardır, ya bizi bir yere götürürler ya da bize bir şey öğretirler. KURAL 2: "Yaşanmış olan her ne ise, sadece yaşanabilecek olandır. Hiç bir şey, hem de hiç bir şey yaşadığımız şeyi değiştiremezdi. Yaşadığımızın içindeki en önemsiz saydığımız ayrıntıyı bile değiştiremeyiz. 'Şöyle yapsaydım, böyle olacaktı' gibi bir cümle yoktur. Hayır, ne yaşandıysa, yaşanması gereken, yaşanabilecek olandır, dersimizi alalım ve ilerleyelim diye. Her ne kadar zihnimiz ve egomuz bunu kabul etmek istemese de, hayatımızda karşılaştığımız her olay, mükemmeldir." KURAL 3: " İçinde başlangıç yapılan her an, doğru andır. Her şey doğru anda başlar, ne erken ne geç. Hayatımızda yeni bir şeyler olmasına hazırsak, o da başlamaya hazırdır. KURAL 4: "Bitmiş olan bir şey bitmiştir. Bu kadar basittir. Hayatımızda bir şey sona ererse, bu bizim gelişimimize hizmet eder. Bu yüzden serbest bırakmak, gitmesine izin vermek ve elde etmiş olduğun bu tecrübeyle ileriye doğru bakmak daha iyidir." _____ALINTI______ Devamı

BAĞLILIK YEMİNİ...!

2013-07-09 21:38:00
BAĞLILIK YEMİNİ...! |  görsel 1

Ben dünyaya geldiğim genetik yapıyla hayatımı meydana getiren tüm deneyimlerimin toplamıyım. Bu deneyimler iyisiyle kötüsüyle bana ait. Şu anda neysem olmayı hak ettiğim kişiyim. Hayatım, itibarım ve kişiliğim yaptığım seçimlerin bir yansımasıdır. Eğer tamamen olabileceğim kişi değilsem bu, daha fazlasını olmayı seçmediğim içindir. Değiştiremeyeceğim geçmişte yaşamamaya veya garantileyemeyeceğim geleceği bekleyerek vakit kaybetmemeye kararlıyım. Tüm sahip olduğum zaman olan ŞİMDİ'nin gerçekliğinde yaşayacağım. Her şeyin üstesinden gelemeyebilirim; ama bazı şeyleri aşabilirim. Tabii ki her şeyi mükemmel yapamayabilirim; fakat bazı şeyleri başarabilirim. Kazanacağımın garantisini veremem; ama kaybetmenin yaşamımda bir alışkanlık olmayacağına söz verebilirim. Yitirdiklerim, cesaretimi kaybetmek anlamına gelmeyecek. Hayatı başım dik, cesaretle karşılayacak; tüm benliğimle hissedeceğim. Büyük düşünecek ve tüm varlığımla, gücümle çabalayacağım. Başaracaklarım insanlık tarihini değiştirmeyebilir; fakat girişimlerim kendi kaderimi değiştirecek. Kendimi bu beyanı gerçeğe dönüştürmeye adıyorum...! Devamı

NE KADAR ÇOK SEVEBİLİRSİNİZ?

2013-07-04 22:40:00
NE KADAR ÇOK SEVEBİLİRSİNİZ? |  görsel 1

Söyleyerek değil...! İşten çıkıp eve gidiyorsunuz ve sevdiğiniz adam başka bir kadınla... Erkeklere göre bu kadar kolay bir oyun, aldatmak! Sevgiyi bir anda tuzla buz edecek kadar... Böyle bir manzarayla karşılaşsanız ne yapardınız? Görmeyi bırakın, düşüncesi bile... Dönüp çıkarsınız; nefesinizi daraltarak kalbinizi sıkan ihanet eşliğinde boğazınız düğümlenir ve gözyaşlarına boğularak o defteri kapatırsınız... Sonra... Yaşamaya ve ayakta durmaya çalışırken biriyle tanışıyorsunuz. Karşınızdaki bu kişiyle de kendi ilişkisinde boğulduğu için bitirdiğinde karşılaşıyorsunuz. Öylesine başlayan bu karşılaşma yerini sevgiye bırakıyor, ruh ikizinizi kalbinize ve ruhunuza inşa ederek. Güzel anlar, beraber yaşananlar, paylaşımlar... Hayatınızı birleştiriyorsunuz. Yaşamınızı sevdiğiniz kişiyle zenginleştiriyorsunuz. Her şey çok güzel giderken... Bir an geliyor. Her şeyin tepe taklak olduğu o kırılma noktası... Ne oluyorsa oluyor ve... Acılar, hayal kırıklıkları, hüzünler, mücadeleler... İşte asıl olay burada başlıyor. En Fazla Ne Kadar Sevebilirsiniz? Evet, en fazla ne kadar sevebilirsiniz? Hemen sıralanır cümleler. Onu anlayacak kadar... Uğruna her şeyi yakacak kadar... Dünyaları ayağına serecek kadar... Onun için her şeyden geçecek kadar... Canımı verecek kadar... Uğruna ölecek kadar... Bunlar sözde... Peki, ya iş gerçeğe dönerse... Bu saydıklarınızı yapabilir misiniz gerçekten? Sevdiğiniz kişiyle hayatınızı huzurlu, güzel bir şekilde sürdürürken... Bir gün geliyor ve... İlk olarak... Sevdiğinizin kişiliği başkalaşıyor. Sinirli ve dalgın tepkiler vermeye başlıyor. Ardından da unutkanlık... Sonra da beyni hızla yaşlanıyor. Öyle bir nokta ve öyle bir durumla karşı karşıya kalıyorsunuz ki... Bırakıp gidemiyorsunuz. Uğruna ölmek bile kurtarmıyor durumu! Tam tersi yaşamak ve göstermek zorundasınız; hastalıkta, sağlıkta beraberiz yürekliliğini... En fazla ne kadar sevebilirsiniz? Sevginizden, kendinizden ne kadar verebil... Devamı

NE GÜZEL CAHİLDİK...!

2013-07-01 22:23:00
NE GÜZEL CAHİLDİK...! |  görsel 1

Ne güzel cahildik, Televizyon yoktu. Gazete de her zaman olmazdı. Öyle güzel cahildik ki, keyfimiz bozulmazdı hiç! Dışarıda kar... Ama kuzine içten içe öyle yanıyor ki. Kuzinenin üzerinde demir maşa... Maşanın üzerinde de ekmek dilimleri. Aydınlık bir kış sabahı ve kızarmış ekmek kokusu... Sucuk lükstü. Yumurta lezzetli. Ekmek her zaman ekmek gibi... Bir kez olsun kümesten yumurta almamış, bir kez olsun o kızarmış ekmeğin kokusunu duymamış ve fakat alışveriş merkezlerinin restoran katlarında boğucu bir gürültü ve havasızlık içinde hamburger keyfine fit olmuş çocuklar ve gençler için ben ne kadar yaşlıyım... Dışarıda kar... İçeride kanaat... İçeride huzur... Televizyon yoktu. Gazete de her zaman olmazdı. Öyle güzel cahildik ki, keyfimiz bozulmazdı hiç! Portakal kabuklarını sobanın üzerine dizer, kokusunu içimize çekerdik. Kestane közlemek büsbütün bir gecenin en büyük zevkiydi. Sonra illa ki, büyüklerin anlattığı hikayeler, hatıralar... Birçoğu arızalı ve tedaviye muhtaç beyinlerden çıkma dizilerin ve filmlerin açtığı hasarlar yerine, geniş ve besleyici bir masal dünyası... Lezzet bir tarafa, kokuya da hasret kalacağımız kimin aklına gelirdi? Ekmeklerimiz el değerek üretilirdi, sağlıklıydı, lezzetliydi ve mis gibi kokardı. Çay da kokardı... Domates de... Bütün bu nefasete, küçücük bir bakkal dükkanının zenginliği yetiyordu. Dışarıda kar... İçeride huzur... Zam endişesi, doğal gazın kesilme korkusu, yolda kalma telaşı, rejim tehlikesi... Kimin umurunda... Ne güzel cahildik... Devamı

FARK EDER Mİ, ETMEZ Mİ?

2013-06-28 02:34:00
FARK EDER Mİ, ETMEZ Mİ? |  görsel 1

Hayattaki birçok şeyin ve inceliklerin farkına varmak... Çay mı istersiniz, kahve mi? Fark etmez! Kahveniz sade mi olsun, sütlü mü? Fark etmez! Pastanız çikolatalı mı olsun, meyveli mi? Fark etmez! **** Nasıl fark etmez? Öyle bir eder ki... Adı üstünde; iki seçenek arasında bir fark var ki, soruluyor. Ona göre seçim yapmanız bekleniyor. Laf olsun diye sorulmuyor yani... **** Dikkat ediyorum da günümüzde, "Fark etmez" cevabını ne çok kullanıyoruz! En çok kullananlar da yeni nesil gençlik! Bu cevabı, zamane gençliğinin çok kullanmasını şaşırmıyorum aslında. Çünkü onlar hayatın hızına kapılmış halde, yaşamın göz boyayan maskelerinin altında tükendiklerinden 'değer, incelik, fark' kavramlarının önemini hatta bunların gerçekten ne olduğunu bilmediklerinden, anlayamadıklarından... Onlar için birçok şeyin fark etmemesi bundan. Tüm yaşamlarını etkileyecek bir konu olan meslek seçimine bile, "Aman üniversiteye gireyim de, hangi meslek olursa olsun..." düşüncesiyle bakan kişilerin, bırakın en basit konulardaki farkı, hayatlarındaki özel ve güzel şeyleri, incelikleri fark etmelerini nasıl bekleyebiliriz ki? Ki bunu anlayamamaları sadece sıradan olaylarla sınırlı kalmıyor, sevgilerinde ve hayatlarındaki birçok konuda da 'fark etmiyor!' En basitinden... İçecekleri kahvenin sade ya da sütlü olması... Yiyecekleri makarnanın soslu ya da sossuz olması... Hangisi olsa kabul... Fark etmez, tadı aynı hepsinin. **** Pek çok kişi için de, biraz özele girmek gerekirse... Birçok kişi beraber olduğu insana gerçekten değer vermiyor ve, "O olmazsa bir başkası olur" mantığıyla bakabiliyor. Maalesef böyle düşünenler çoğunlukta. İlişkilerin ve de dolayısıyla toplumumuzdaki birçok şeyin yozlaşmasının cevabı burada saklı değil mi sizce de? O güzelim ve zarif duyguları herkesle aynı şekilde yaşayacaklarını düşündüklerinden... Hoş; duyguların özelini, derinliğini de bilmezler. Ruhlardaki renk nüanslarını da görem... Devamı

HESAP AĞIR MI GELDİ...?

2013-06-26 20:06:00

Neden zorlaştırırlar ki işi? Oysa nasıl da kolay başlamıştır her şey. Ama zaman geçtikçe zorlaştırırlar, daha da kolaylaştırmak ve sadeleştirmek yerine. Olduğunuz gibi çıkmışsınızdır karşısına; gösterişten, şatafattan uzak. Yanında kendinizi bulduğunuz kişidir aslında karşınızdaki. Aklamanıza, paklamanıza, saklamanıza, abartmanıza gerek yoktur onun yanında kendinizi. Çünkü onun ruhunda temizlenmişsinizdir zaten. E, hal böyleyken... Neden bir süre sonra zorlaştırır karşımızdakiler, daha da kolaylaştırmak ve sadeleştirerek yaşamak, hayatı daha da güzelleştirerek paylaşmak yerine? İlk önceleri incelikler sunulur, bir zaman sonra hafiften başlayan nezaketten uzaklaşan davranışlar... Önceleri yoğun zamanda bile vakit yaratılıp aramalar, "Çok yoğundum" cümlelerine bırakır yerini. İlk görüldüğünüz halinizle sevilmişken zamanla karşınızdakinin kendi istediği şekilde, "Şöyle giy, böyle yap" kalıplarında ruhu daraltmalar... "Sen çok özelsin" diye başlayan cümleler, bir süre sonra, "Sen çok değiştin" e verir elini. Sevgiyle çarpan kalbimizdir kanatlarını açarak uçarken... Zaman ilerleyince karşımızdakinin beyninin komutuna kaptırır kolunu. Bir süre sonra bir bakarsınız kalbinizi uyandırıp aklınıza düşürmüştür yolunu. 'Nasıl olsa benimle' eminliğine mi? Ona hissettirdiğiniz güvene mi? Zamana mı yenilmiştir durum? Yoksa alışkanlıklara mı, başka şeylere mi bilinmez? Nasıl olursa olur; ne olduğunu anlayamadan kaptan taşan su misali, bedeninizden taşar ruhunuz. Ve ipler misali kopar kalbiniz. Ki gerçek sevgi varsa temelde, işte o zaman insana daha çok koyar ayrılık sonrası kopan bu ipler. Oysa... Karşılıklıdır her şey. Sevgi ile ilgidir coşturan... Tutkudur sevdayı koşturan... Sevgi ve bir olmak hissidir uçuran... Birbirinizin yürek ve ruh semalarında uçarken ayrılığın hüzünlü topraklarına çakılmak niye? Oysa... Beklemediği anda ona sürprizler yaparak... Şüpheye düşerek, sorgulamayarak... Sevginizle boğarken özgürlüğünü kısıtla... Devamı

DEĞER KAZANDIRANLARDAN OLUN...!

2013-06-25 11:24:00
DEĞER KAZANDIRANLARDAN OLUN...! |  görsel 1

İnsan var, dokunduğu şeye değer kazandırır; insan var, dokunduğu şeye değer kaybettirir. Siz dokunduğunuz her şeye değer kazandırın. Güçlükler hayatımızın önemli ve değerli bir parçasıdır. Sonuç çıkarmayı başarırsanız zorluklar bir öğretmen gibidir. Sonuç çıkarmayı bilmiyorsanız her gün azar işittiğiniz, ama hiçbir şey öğrenmediğiniz öğretmeninize benzer zorluklar. İşin kötü tarafı, derse de girmek istemezsiniz; yani hayatı sevmezsiniz. Yaşadığınız her zorluk sizi hayata yaklaştırır. Dostoyevski, 28 yaşında Çar'ın baskı rejimine karşı bir grup oluşturur, yakalanıp idam isteğiyle yargılanır. Gece hücresinden alınır, gözleri bağlanıp ölüm kararı infaz mangası önünde okunur. Günah çıkarır, tam ateş emri verilecekken gerçek kararı okurlar: "Dört yıl hapis." Stephan Zweig, onun için "Dört yıl sonra hapisten çıktığında sağlığı bozuktu, ama müthiş bir yaşama sevinci vardı." der. Gözünüzü kapatın ve Dostoyevski'nin yaşadığını kendiniz için hayal edin. Belki sıradan dertleri unutursunuz. Daima yeneceğinize inanın ve emin olun, bir gün yenersiniz. Hayatı bir brüt yaşarsınız, bir de net. Geriye dönünce hatırladıklarınız net kısmıdır. Hatırlamadıklarınızsa fazlalıklar... Şimdi şunu sorabilirsiniz: "Dış faktörlerin hiç mi etkisi yok hayatımızda?" Hayatınızı bir yuvarlak gibi düşünün ve ikiye bölün. Sizin çabalarınız arttıkça, siz planlayıp yeteneklerinizi devreye soktukça, koşturdukça, çalıştıkça hayatınızda iç faktörlerin etkisi çoğalıp dış faktörlerin etkisi azalacaktır. Sizin çabalarınız azaldıkça; siz hareketsiz, eylemsiz, plansız bekledikçe dış faktörlerin etkisi çoğalmaya başlar. Biri size "hayatınızın tamamını siz belirlersiniz; dış faktörlerin hiçbir etkisi yoktur" derse inanmayın. Denizin ortasında bir tekne gibi düşünürseniz kendinizi, hiç kıpırdamadan beklerseniz; rüzgar ve dalgalar, yani dış faktörler, hayatınızı istediği gibi şekillendirir, sizi alır götürür. Ama eğer rota belirler, yelken açarsanız istediğiniz limana doğru yönlenirsiniz. İns... Devamı

OLUMLU DÜŞÜNCE...

2013-06-24 20:11:00
OLUMLU DÜŞÜNCE... |  görsel 1

. ******************************************************************************** Şimdi bu noktaya bakın ve ne gördüğünüzü söyleyin? Yanınızdaki birine de gösterin ve "ne görüyorsun?" diye sorun. Çoğunluk "siyah, ufak bir nokta" derken, asıl doğru cevap "koca bir beyazlığın içinde, onun onda biri kadar küçük bir nokta..." olacak. Hayat da böyle değil mi? Çoğunlukla yaptığımız şey, koca bir beyazlığın içinde küçücük bir noktayı görmek. İşin ilginç tarafı, o kadar olumlu şeyin içindeki ufak bir olumsuzluk, bütün bir hayatımızı kasvete dönüştürebiliyor. Hayatınıza olumlu düşünceyi davet edin. Hayatınıza neyi çağırırsanız o gelir. Kaderinden şikayetçi olanlara bir bakın; yaşadıklarının çoğu, hayata bakışlarının ve kendi davranışlarının sonucudur. Bizim de öyle... Fizik kanunlarına göre iki cisim aynı anda ve aynı yerde bulunamaz; yani beyninizde olumlu düşünce varsa olumsuz düşünceye yer yoktur, olumsuz düşünce varsa olumluya yer yoktur. İnsan beyninde bunlar tam karşılıklı, zıt yerlerde durmazlar. Yan yana ve aynı bölümde dururlar. Aralarında çok ince bir çizgi vardır, hangisi daha çok yer kaplıyorsa, ötekine daha az yer bırakır. Hoşgörünüz azsa tahammülsüzlüğünüz çoğalır, dostluğunuz azsa düşmanlığınız çoğalır... Siz, olumlu olanları çoğaltmaya çalışın. Hayat sizin nereden baktığınıza bağlı olarak değişir. Sizin nasıl baktığınız belirleyicidir. Dışarıya bakıp hayatı çok kirli gören insanların büyük ihtimalle pencere camları kirlidir...!!! Meksika'nın kimi yörelerinde soğuk ve sıcak yeraltı suları birbirlerine çok yakın noktalarda yer üstüne çıkmaktadır. Bir gün, bu yörelerden birinde gezmekte olan bir turiste, rehber, bu suların çıktığı yerde çamaşır yıkayan Meksikalı kadınları gösterdi. "Burada kadınlar, sıcak suda çamaşırlarını yıkarlar, sonra da soğuk suda durularlar." dedi. Turist, bu doğa olayı karşısında duygulandı: "Ne kadar şanslı bu yörenin kadınları." dedi. "Doğa onlara çamaşırlarını yıkama konusunda bile gereken yardımı yapmış." ... Devamı

BEDENİMİZDEN RUHUMUZA KALANLAR...!

2013-06-21 07:59:00
BEDENİMİZDEN RUHUMUZA KALANLAR...! |  görsel 1

Kendime geliyorum... Gördüklerim... Son günlerde eziyor beni bir şeyler, tüm ağırlığıyla; hem de var gücüyle... Dönüp bakıyorum; hayatıma, yaşadıklarıma. Her şey üst üste gelmiş. Hayatın kaosu. Yaşama yetişme telaşı. İşimi en iyi şekilde yapabilme, daha iyiye ulaşabilme çabası. Başarabilecek miyim kaygısı... İnsanların bazı saçmalıklarını anlamaya çalışmak... Bunlarla uğraşırken, hayat bana gerçek yüzünü gösterdi. Ezmiş beni bir şeyler tüm ağırlığıyla, hem de var gücüyle. Bununla da kalmamış, beni yiyerek ufalamış. Heyecanlarımı baltalamış. Sevinçlerimi söndürmüş. Umutlarımı taşlamış. Yetmezmiş gibi... Ruhumu da ele geçirmeye başlamış. Beni benden almış. Unufak olmuşum. Bir cümle,evet sadece bir cümle oluyor kulaklarıma tokat gibi çarpan... Beni kendime getiren... Şimdiye kadar yaptığım tolerelerim, alttan alışlarım, sabırlı davranışlarım... Duyduğumda beni önce afallatsa da bir cümlenin beni silkeleyip kendime getirmesi... Gereken yapıldı tabii ki, saygı sınırları çerçevesinde, haddimi aşmadan. Ve o an, üstümdeki yüklerin yavaş yavaş kalktığını... Sadece beni değil; kalbimi, ruhumu da ezmiş. Ve zamanı da gelmiş. Beni, ruhumu yıpratan fazlalıkları atmanın. Arınmanın... Hayattaki yüklerin hepsinden bir anda arınamıyor insan ama teker teker, zamanla... Öğrenerek, afallayarak... Şaşırarak... Anlamaya çalışarak... Deneyim kazanarak... Farkına vararak... Tökezletse de yola devam ederek.. Adım ata ata... Bizi yiyip bitirenleri... Hayatımıza ve ruhumuza ağır gelenleri ata ata... ********** Hayatımızın yanı sıra bedenimize de fazla gelenler var. Mesela kilo, akne, selülit...! Solmuş ten, yıpranmış saç, elastikiyetini yitirmiş cilt... Bunlarla baş etmek için türlü çareler var. Çeşit çeşit yöntemler... Kremler, lazer tedaviler... Ama daha da önemlisi %100 doğal çareler... Demek ki neymiş? Vücuttaki fazlalıkların atılması gibi, hayatımızdaki, ruhumuzdaki ağırlıkların atılması da... Doğru beslenmeyle,... Devamı

ŞİKAYETTE CÖMERT, İLTİFATTA CİMRİ...!

2013-06-20 10:03:00
ŞİKAYETTE CÖMERT, İLTİFATTA CİMRİ...! |  görsel 1

Durup düşününce... Niye böyleyiz sahiden, gerek birey gerek toplum olarak? Ne zaman fatura yatırmaya gitseniz bir tartışmaya şahit olursunuz mutlaka. Ne zaman bir taksiye binsek şoför başlar şikayete. Kasada önümüzden biri geçecek olsa üstüne atlamaya hazırız hemen. Dişler bilenir, sonra da itinayla insanlara gösterilir. Hele bazen de şık görünümlü insanların bağırarak medeniyet dersi vermeye çalışmaları... Yaşamın kaosu, ekonomik sorunlar, trafik, hayat pahalılığı, yapılması gereken işler, yetiştirilmesi gerekenler... Evet, benim, senin, onun, hepimizin derdi, maddi manevi sıkıntısı var. Tabii ki bu kadar sorunun içinde kalkıp da laylaylom yapacak halimiz yok. Takdir belirtmek, duygularımızı dillendirmek yerine şikayetteki bu aşırı cömertliğimiz düşündürüyor beni. Diyorum ki bu kadar sıkıntı arasında şikayetteki cömertliğimiz kadar içimizdekileri, hayallerimizi bize yakın bulduğumuz insanlarla paylaşacak kadar cimri olmasak ne olur sanki? Hatta onlara gerektiğinde iltifatlar etsek... Tabii ki yapay, yapmacık bir şekilde, "Sen bir tanesin, süpersin" diyerek değil. Dediğim gibi gerektiği yerde gereken cümleleri söyleyip karşımızdakinin ruhunu okşayarak. Çünkü hayat zaten bizi bazen labirentlerde kaybediyor, çıkmaz sokaklarda bırakıyor! E, hal böyleyken... Ne anlamı var ruhumuzu daha da daraltmanın? İçinizdekileri, hayallerinizi ve söylemek istediklerinizi kapalı bir kutuda tutarsanız o kutunun içindekinin yani ruhun, havası yetmez ne kendine ne de can bulduğu bedene. Ruh, özgürlük sever; sonsuzluk sever. Paylaşmayı, 'AN'ı yaşamayı sever. Pencereler, kapılar açık olsun ister. Bilir ki onu anlar, püfür püfür esen rüzgar. O yüzden ne kutu, ne bilinçaltı, ne hapsedilmiş beden ister ruh. Havasız kalır... Devamı