HAYATIN BAŞIMIZA GETİRDİKLERİ...

2013-06-18 17:54:00
HAYATIN BAŞIMIZA GETİRDİKLERİ... |  görsel 1

Akşamın geç saatleri... Ne olduğunu anlamadım ilk önce. Anlatılamaz bir acı, dayanılmaz bir ağrı... Midemin her tarafına bıçaklar batırıyorlardı sanki. Batırmak ne kelime, onlarca bıçağı karnıma saplayıp çıkarıyorlardı adeta... Nefesim kesilmişti. Kendimi lavaboya atıp, yüzümü yıkayıp zorlukla nefes almaya çalışarak... Çok afedersiniz, istifra... Beraberinde gelen kan... Nasıl giyindim, hastaneye nasıl gittim bilmiyorum. Doğru acile... Canımla uğraştığım yetmiyormuş gibi; o ağrıyla kıvranırken kayıt işlemleri... Muayene için beklerken ve karnıma ağrılar saplanmaya devam ederken... Nefes almanın, sağlığın, her sabah uyanabilmenin ne kadar değerli olduğunu... "Ne yapacaklarsa yapsınlar, şu ağrıları kessinler de bir an önce günlük, sıradan yaşamıma döneyim" düşünceleriyle... Bıçak darbelerini aratmayan sancılar son sürat... Bir yandan da, o dayanılmaz ağrılar arasında, o gün o ağrılarla cebelleşmek yerine, yetiştirmem gereken röportaj deşifrelerini, dergiye yazacağım yazımı ve daha yapmam gereken bir sürü şeyi düşünüyordum... Hepsini yetiştirmeliyim tam zamanında, diye düşünüyorum... Bakar mısınız o halde bile... Nihayet sıra bana geliyor; muayenin ve kan tahlillerinin ardından hortum yutmama karar veriliyor... Ve sonuçlar... Mide ve bağırsakta oluşan polipler ve mide-bağırsak kanaması... Bir bu kanama eksikti, hayatımdaki kanamalar yetmiyormuş gibi. O kanama ki, dayanılmaz ağrılarla canımı yakmakla kalmadı; aynı zamanda da, hayatın, kalbimi ve ruhumu kanattığı şeyleri de aratmadı ve yine o kanama ki nefes almanın, sağlığın, hayatın ne kadar değerli olduğunu anımsattı. Gereksiz şeylerle boşu boşuna uğraşmamak, saçma sapan şeylere üzülmemek gerektiğini, zamanın ve yaşamanın ne kadar önemli olduğunu... Midemden akıttığım kanla... Hayatın; başımı, kalbimi, ruhumu kanatması gibi... Ağır oldu, evet. Ağır olduğu kadar ağrılı, sancılı, acılı... Eve döndüğümde ağrılarıma rağmen uzanıp dinlenmek yerine işlerimin başına... Neden mi? Allah... Devamı

YAPRAKLARINI YAŞAMA DÖKMEK Mİ, YOKSA HAYATA ÇİÇEK AÇMAK MI?

2013-06-17 16:18:00
YAPRAKLARINI YAŞAMA DÖKMEK Mİ, YOKSA HAYATA ÇİÇEK AÇMAK MI? |  görsel 1

İnsan neden olduğundan farklı ya da başka biriymiş gibi görünmek ister? Karşısındaki kendini olduğundan farklı görsün, farklı düşünsün... Neden ki? Böyle bir şeye ne gerek var ki? Olduğun gibi her halinle doğal, zıtlıklarınla çelişkilerini kabul ederek yola devam etmek varken... Nedendir bu kendinden başka biri olma isteği? Nedir insanı bu duruma getiren? Ve de nedir bunun sebebi? Hayatın içindeki sessiz çığlıklar, insanların olduğundan farklı görünme çabaları, kendine benzer birini bulayım derken aslında kendilerini bile bulamamış olmaları... Yaşamın gerçeklerini sanal ortamda eritme yoluna giderken aslında kendi ruhlarını dönüştürdükleri yalnızlık ve yalan buzulları başta olmak üzere çözemedikleri hayata dair birçok gerçek... Öyle incelikle işlenmiş ki... Ne mi işlenen? Yaşamın gerçekleri. Yaşam hiçbir evresinde kucak açmıyor, koca şehrin ortasında tek kişilik hücrelerinde yaşamak zorunda bırakılanlara. Bu tek kişilik hücrelerde tek yol, kendilerine benzer birilerini bulmaktır. ama 'kendilerine benzer birileri' de yoktur aslında. Çünkü o ortamda kendileri bile kendilerine benzememekte. O halde gerçeği sanalın içinde eritmek ve de yeniden şekillendirmek... Hiçliğin kıyısında dolananların, var olma ve hayatlarını yeniden yazma çabaları... "Orada kimse yok mu?" "Dünyada beni özleyen, sesimi duymak isteyen tek bir canlı bile yok...!" Ne yürekler yırtan bir haykırıştır bu? Hayatta yaşamak zorunda kaldığımız bazı durumlar, çaresiz kalındığında zorunlu olarak yapılan fedakarlıklar... Ama yaprakları dökülen değil,çiçek açan olmalıyız...! Devamı

KOKULARIN MUCİZESİ...

2013-06-16 15:48:00
KOKULARIN MUCİZESİ... |  görsel 1

Güzel kokular insanı nasıl da etkiliyor, ruh halini bir anda nasıl değiştiriyor, diye düşünerek beni hangi kokuların mest ettiğine takılıyor aklım. Ve başlıyorum sıralamaya... İlk aklıma gelen koku;aynamın önünde göz alıcı şişesiyle bana bakan, bahar çiçeklerinin özünden yapılmış, bahar kokan,benimle özdeşleşen parfüm oluyor doğal olarak. Evet, kullandığımız parfüm, hoş ve güzel bir etki bırakıyor ama kokusunun kalıcılığı devamlı değil. Yani bir süre var ama bir süre sonra yenilemezseniz geçip gidiyor. Önemli olan kalıcı kokular diyorum kendime. "Hayatıma kokusu sinenler ne acaba?" diye aklımı yokluyorum bu kez. Geçmişe gidiyorum. Uzandığım o yıllarda yaşadığım bazı kareler geliyor gözümün önüne, İşte bir görüntü ilk aklıma gelen... Çocukluğumdan... Bir yaz ikindisi... Bahçeden gelen esintiyle tül perdeyi havalandırıp uçuşturarak açık pencereden içeri dolan, genzimi yakan defne ve reyhan kokuları eşliğinde, tüylü kabuğuna inat harika tadı olan, yemeye başladığımda yoğun bir şekilde hissederek içime çektiğim şeftalinin o şekerli kokusu... Fırından aldığım taze ekmek kokusunun dayanılmazlığına karşı koyamayıp da ekmeğin ucundan koparıp yemelerim... O taze ekmek kokusu karnımı değil, ruhumu nasıl da doyuruyormuş meğer bir zamanlar. Sonra... Çocukluğumdan hatırladığım bir başka kokulu kare... Güzel görüntülerle önce göz ziyafeti daha sonra da, yediklerimle mideme ziyafet sunmak üzere hazırlanan kahvaltı masasındaki kokular geliyor burnuma. Hormonlu olmayan, domates kokan domates eşliğinde közlenmiş biber, peynir, zeytin ve taze meyvelerden yapılmış, rengarenk reçeller, sahandaki sucukların ortalığı dolduran kokusu... Yeni serilen çarşafın mis kokusu eşliğinde yatağa girişim, yaseminlerin kokusunun en az güllerin kokusu kadar güzel oluşu, yağmur yağarken içime çektiğim toprak kokusunun ardından battaniyeye sarılıp da uyuyuşum... Dar sokaklardaki iki üç katlı evlerin dış duvarlarını kaplayan sarmaşıkların, bu evlerin pencerelerindeki saksılarda b... Devamı

EVLİLİKLERDEKİ BÜYÜK KURTARICI...!

2013-06-14 08:08:00
EVLİLİKLERDEKİ BÜYÜK KURTARICI...! |  görsel 1

"Evlenmeyi düşünmüyordun, ne oldu da evlendin...?" Cevap: "Çocuk yapmak için..." Ya da duyduğumuz başka bir diyalog: "Boşanmak istiyor, evet son zamanlarda anlaşamıyoruz ama boşanmayacağım işte." "Neden ayrılmayacaksın ve boşanmasına nasıl engel olacaksın?" Cevap: "Çocuk yaparak...!" Etrafınızda bu tür konuşmalara rastlıyorsunuzdur. Çok büyük sevgilerle başlayan evliliklerin birçoğu büyük hüsranla son bulabiliyor maalesef. "Niye böyle olur?" Hep sorulur, hep düşünülür. "Nasıl bu noktaya gelindi?" diye... Oysa nasıl büyük bir sevgiyle, gözlerin nasıl da pırıl pırıl parlamasıyla, kalplerin nasıl da coşkuyla çarpmasıyla başlar her şey. Paylaşımlar yaşanır, sorunlar aşılır, sevinçler yaşanır. Ama bir gün gelir... O veya bu sebeple... Çıkmaza girer yaşanan ilişki. Bazıları boşanmaya kadar gider. Sizi üzen, yoran bir durum süregeliyorsa yıpranmadan ama en önemlisi sevgi-saygı bitmeden ilişkiyi noktalamak tabii ki mantıklısı. Yaralanmamak, yıpranmamak ve yorulmamak adına... Hayat yoruyor zaten, bir de ilişkiyi zorla sürdürme çabaları... Ama en önemlisi, dediğim gibi sevgiyi, saygıyı yitirmeden bitirmek... Tabii ki kimse ayrılmak için evlenmiyor. Ama aynı çatı altında yaşayan iki farklı kimliğin zaman zaman çatıştığı noktalar, ortaya çıkan anlaşmazlıklar, kültürel farklar, ekonomik sorunlar, şartlar, hayat... İnsanı boşanma noktasına getirebiliyor. Boşanmak üzere olan bir çiftle karşılaşılınca doğrudan şu soru soruluyor: "Aaa! Neden boşanıyorsunuz?" İnsanlar evlenirken, "Niye evleniyorsunuz?" diye soruyorlar mı? Hayır... Eee, o halde... İnsanlar evlenirken, "Niye evleniyorsanız?" diye sorulmuyor ama boşanırken, "Neden boşanıyorsunuz?" okları atılıyor bir bir. Anlaşmazlık varsa, kişiler birbirini üzüyorlarsa bunun yerine gereken yapılmalı. Sağlık, sevgi ve huzur adına... Tabii ki insanların boşanması taraftarı değilim asla. Ama huzursuzluk baş göstermişse, saygı saygısızlığa bırakmışsa yerini, oturup konuşulduğu halde ortak bir yol bulu... Devamı

KADINLARA MÜEBBET...!

2013-06-12 21:22:00
KADINLARA MÜEBBET...! |  görsel 1

Hiç olacak şey mi? Sen kalk, kadın olarak dünyaya gel...! Hatta cinsiyetin kız diye babanın başını önüne eğ. Okula git, başarılı olmak için canını dişe tak. Sonra annene, babana laf getirmemek ve "El alem ne der?" demesinler diye dürüst, düzgün, her şeyden önemlisi namuslu bir hayat sür... Üniversite bitir. Birini sev ya da görücü usulüyle evlen. Hayatını evine, eşine, çocuklarına ada. Yeme yedir. İçme içir. Giyme giydir. Evi çekip çevir. Saçını süpürge et. Her şeyin en mükemmel şekilde yürümesi için en ince ayrıntısına kadar düşün. Ailen ve arkadaşların için her şeyin en iyisini yap. İyi ve kötü günlerinde onların yanında ol. Eşin istemiyor diye üniversite okuduğun halde çalışma. Kendin için değil, başkaları için yaşa. Bunları yaptığın için bir süre sonra heyecanların, yapmak istediklerin görmezden gelinsin. Bir tür çantada keklik ol. Eşin, hayat şartlarına yetişemediğinde ona yardımcı olmak ve aileye katkıda bulunmak için ev hayatını aksatmadan dışarıda da çalışmaya başla. Para kazan. Sorumlulukların daha da artmasına rağmen yine en iyi şekilde her şeye yetiş. Tüm bunları yap. Üstüne haklı olarak biraz sevgi, saygı, nezaket bekle. Hatta arada bir eşinden sürpriz beklemeyi de ihmal etme. Yok yaaaa...! Olduuu...! Başka...? Bu kadar çok şey bekleyemezsiniz...! Sevgi, saygı, değer, hoşgörü, anlayış, sürpriz gibi inceliklerden çok değil, bir parçasını beklemek ve hatta kendinize madalya takılmasını düşünmek yerine yapılan ve sizin de katlanmak zorunda kaldığınız bir şey var ey kadınlar...! Duymuşsunuzdur. Kadınlar işsizlik artışının sorumlusu olarak suçlanıyorlar...! Olmaz, yetmez bu suçlama...! Suçlamakla kalmayıp cezaları da verilmeli...! Müebbet...! Bu da yetmez derseniz...? Asmak lazım kadınları ya da töre uğruna canlarından olanlar gibi öldürülmeli ki değerleri o zaman anlaşılsın...! Gerçi erkekler, - istisnaları tenzih ederek - kıymet bilmeyip kadınları yaşarken de öldürüyorlar ya...!... Devamı

BİR GÜLÜŞLE CEVAP VERMEK...

2013-06-12 00:02:00
BİR GÜLÜŞLE CEVAP VERMEK... |  görsel 1

Bir adımla başlıyor insanın hayat yolculuğu. Peki, bu yolculuğun iyi ya da kötü geçmesinin 'kendi elinizde' olduğunu biliyor musunuz? Kimi zaman kolay, kimi zaman engebeler aşarak yol alırız hayat parkurunda. Düz ve zorlanmadan ilerlediğimiz yollardan da yürürüz. Bizi tökezleten taşlı yollardan da geçeriz. Canımızı acıtan dikenli yollardan da, keskin virajlardan da... Yaşadıklarımız, düşüncelerimiz, tecrübelerimiz ve düşlerimizle yol alırız. Yolculukta karşılaşılanlar; an olur, keyif verir insana. Kimi zaman da "Bu yol yerine başka yollar deneseydim" diye düşündürür. Üç şey daha vardır bu yolculukta bize eşlik eden. Gerçekleştirmeyi istediğimiz hayallerimiz, ulaşmamızı bekleyen hedeflerimiz ve bizi biz yapan değerlerimiz... Bunlar yolculuğumuzda taşırken göremediğimiz; sırtımızdaki, omzumuzdaki çantamızdadır. Olumsuzluklar, üzüntüler, kırılan ümitler, başarısızlıklar ağırlaştırırken çantadaki yükümüzü; sevinçler, gerçekleşen hayaller, başarılar, sevgiler omzumuzdaki ağırlığı bir o kadar hafifletir. Ruhumuzu hafifletmek için gerekenler ise hayatımızdaki her şeyin yolunda gitmesidir. İş hayatında iyi bir konumda olmak, kazanılan başarılar... Hayatta sevmek-sevilmek... Yaşam düzeyimizin ve ekonomik şartlarımızın iyi olması... Bunlar ruhumuzu hafifletirken huzuru da iliştirir duygularımıza. Bunların olması için farkına varılması gereken... Hayatımızda ulaşmak istediğimiz her neyse bunu gerçekleştirebilmek için her şeyin 'insanın kendi elinde' olduğunu anlaması. İşte bununla başlıyor her şey. Her şey ama her şey... Yapmak istediklerimizin peşine düşmek gerekiyor. Ne olursa olsun mücadele etmek... Bu uğurda zorluklar, engeller, önümüze çıkan her ne varsa savaşarak bunları alt etmek. "Bu çok mu kolay sanki?" diyorsunuz belki şu an. Evet, kolay değil. Hatta hiç kolay değil. Zaten önemli olan zoru başarmak değil mi? Zoru başararak istenilen şeye ulaşıldığında onun değerini daha iyi anladığınızda... Düşünsenize her şey kolay olsaydı, elde etmek istedikl... Devamı

ÖFKENİN SONRAKİ YÜZÜ...!

2013-06-10 17:29:00
ÖFKENİN SONRAKİ YÜZÜ...! |  görsel 1

Son günlerde tanık olduğumuz, yaşadığımız olaylar, öfkeli konuşmalar... "Bu ne öfke, bu ne hal? Ne oluyor insanlara?" dedirtiyor. Sağımızda, solumuzda, okulda, iş yerinde, sokakta patlamaya hazır, öfke dolu insanlar... "Bu ne öfke...!" Çoğunuzun aklından geçen bu cümle değil mi? Akıllarda, havada asılı kalan hep bu soru işareti. Olayları ve insanları anlamaya çalışarak, biraz da empati yaparak, bu sorunun cevabını bulmaya çalışıyoruz kendi içimizde. Ama öfkeliyi haklı çıkaracak mantıklı bir cevap bulunmuyor hiçbir zaman. Çünkü ne olursa olsun öfke, eninde, sonunda yanlışa, zarara, pişmanlığa çıkarıyor insanın yolunu...! Bir olaya, bir kişiye çok sinirlendiğimizde, öfkelendiğimizde, tepkimizi en sert şekilde ortaya koyarız genellikle. Bu hakkı bularak kendimizde, hak vererek bu öfkemize! Çoğu zaman en acı veren kelimelerle karşımızdaki kişiyi ateşleriz. Hem de mermileri andıran kelimelerle... İçimizdekileri, söylemek istediklerimizi nasıl da tetikler öfke denen duygu. Namludan fırlayan mermiler gibi çıkar ağzımızdan sözcükler. Hatırlayın en öfkeli halinizi. Öfkeden deliye döndüğünüz o anlar gözünüzün önüne geldi mi? O, siz olamazsınız değil mi? Ama oluyor işte. Öfke, bildiğimizden başka biri yapıyor bizi. Kontrolden çıkarak benliğimizi ele geçiriyor. Karşımızdakini kırıp üzerek rahatlayan, daha doğrusu rahatladığını sanan biz gibi görünüyoruz. Ama o an kazanan tek şey var aslında. Ne mi? E, tabii ki öfke. Kontrolümüzü ele alıp bizi yönetiyor.! Gazetelerin üçüncü sayfalarında okuduğumuz, insanların kendilerine hakim olamayıp da işledikleri cinayetlerin nedeni nedir sizce? Evet, bildiniz. ÖFKE...! Bizi kızdıran bir olay karşısında avazımız çıktığı kadar bağırıp çağırarak deşarj olmak istiyoruz. Hatta bunu yapıyoruz da bazen. Sayıp sıraladıktan sonra çok da rahatlıyoruz. İçimize sular serpiliyor. Öfkemizi kusup hıncımızı alarak, karşımızdakini sindirip hiddetlendiriyoruz ya... Oohhhh...! Peki ya sonra? Hayır, kendimizi suçlamamız için sormu... Devamı

SİZ HİÇ GİTTİNİZ Mİ?

2013-06-09 16:50:00
SİZ HİÇ GİTTİNİZ Mİ? |  görsel 1

Hayatta bazen sıkışıp kalıyor insan! Bu aralar kimle konuşsam bulunduğu ortamdan uzaklaşmak, uzaklara gitmek istiyor. Çok uzaklara... İnsanın içini kaplayan bu isteğin yanı sıra 'gitmek mi, kalmak mı' ikilemi kurcalıyor akıllarını. Hayat şartlarının zorlamasından mıdır bilinmez ama gitmek isteği, gün geliyor karşımıza dikiliyor. Çoğu zaman çıkmaza sokup bazı soruları da beraberinde getirerek... Siz hiç gitmek istediniz mi? Çok uzaklara ya da bilmediğiniz yerlere... Yollara ya da özlemini duyduğunuz yerlere emanet etmek istediniz mi kalbinizi ve kendinizi? Büyük çoğunluğun içten bir "Evet" diyerek cevap verdiğini tahmin edebiliyorum. Çünkü kiminle konuşsam bu aralar 'her şeyi bırakıp başka bir yere gitme isteği' nden bahsediyor. Hayatından hoşnut olan yok. Hemen hemen herkes gitmek, uzaklaşmak istiyor bulunduğu ortamdan. Hoşnut olmayanın gitmek istemesini anlıyorum da, olanın (gerçi insan her şeyin yolunda olduğu bir ortamda olsa bile hiçbir zaman tatmin olmaz) gitmek istemesini anlamıyorum. Sanırım onlar da huzurun, sevincin, rahatlığın, her şeyin yolunda olmasının yarattığı monotonluk nedeniyle... Halbuki bu saydıklarıma ulaşmak için uğraşıp didinmez mi insan, tüm hayatı boyunca? Sonra da her şeyi bırakıp gitmek ister. Alıp başını gidecek kadar cesur başlarken, bir sebebi olsun ya da olmasın yerinde kalıp, gözü pek savaşma kalıcılığına yenilir bu istek. Kalmanın huzuruyla gidememenin burukluğu boğuşur içinizde bu kez. Gitmek isteğine rağmen bir türlü gidilemez. Belki alışkanlık, belki güvende olmanın verdiği huzur, hayatın yolunda olmasından kaynaklanan bu monotonluk ya da sıradanlığın doğurduğu alışkanlıklar gitmeye kolaylıkla engel olabilmekte. Aslında o an kuş olup özgürce uçmak yerine kök salıyoruz bulunduğumuz ortama; kendimize ve hayatımıza ihanet ederek. O istek içimizde filiz vermişken her şeyi olduğu gibi bırakıp gitmek sevgiyse eğer, kalmak da kendine ihanetidir insanın. Her şeye rağmen alıp başını gidenler yok mudur? Vardır elbette ama... Devamı

NASIL ÖDENECEK BU HAK...?

2013-06-08 14:44:00
NASIL ÖDENECEK BU HAK...? |  görsel 1

4-5 yaşlarında bir kız çocuğu... Gözünde canlanan kareler sırayla... Sabahları uyandığında eski zamanların uzun sehpasında oyuncaklarını dizilmiş buluyor. Onlarla zaman geçiriyor. Derken o geliyor yanına, kahvaltı yapıyorlar güle oynaya... Her gün en güzel cicilerini giyiyor. Sonra bahçeye çıkıyorlar, mevsimine göre kiraz, erik, dut, çilek, yenidünya, domates toplayıp tadını çıkararak yiyorlar beraber. Dallardan toplanan kirazlar kulağa küpe olarak yapılıyor. Ön bahçedeki avluda bisiklet sürülüyor. Evin sevimli bekçisi köpek seviliyor. Menekşeler, güller ve bahçenin tamamı hortumla sulanıyor. Sohbet ediyorlar. Bakan kişi; kıza okumasını, büyük adam olmasını ve kendi ayakları üzerinde durması gerektiğini anlatıyor. Hatta kız, o zamanlar 4-5 yaşlarındaki mantığıyla okuyarak büyük adam olanların elektrik direkleri boyunda insanlar olduklarını düşünüyor. Arka bahçede iki ağacın arasına salıncak ya da hamak kuruluyor, sallanıyorlar. Evin önündeki avluda, arada bir, ayağı takılıp düştüğünde, dizi ya da dirseği kanadığında o düşülen yer dövülüyor. Bacağını yakan, canını acıtan ısırgan otlarına kızıyor. Gezmeye gidiyorlar. Her hafta sonu mutlaka gezmeye gidiliyor. Yazın geceleri damda yatılıyor, yatarken yıldızlar sayılıyor, en parlak yıldız seçiliyor. Kız ve evin diğer fertleri sabah kalkıyor; kahvaltıda sıkmalar, börekler... Her günün o günün öğle ve akşam yemekleri yapılmış, ev temizlenmiş. Okul çağına kadar bu şekilde... Kızı okula götürüyor, getiriyor. Hatta bir keresinde yağmur yağdığında; ıslanmasın ve artı yorulmasın diye kızı sırtına alıyor bu kişi. Her konuda çok marifetli. Çok güzel yemekler yapıyor. Kız, büyüyünce hep onun gibi yemekler yapabilmeyi diliyor. (Büyüdüğünde de yemekleri onun gibi yapabildiği için mutlu oluyor.) Ortaokul zamanında sınav dönemlerinde en sevdiği yemekler yapılıp tepsiyle önüne geliyor. Kızı öyle çok seviyor ki bakan kişi... Hatta bu kız doğduğunda, "Yaşamaz, çok iyi bakmanız gerek" diyor doktorlar. O da öyle... Devamı

SAATLERİMİZİ İLERİ-GERİ ALIYORUZ YA HAYATIMIZI?

2013-06-07 01:59:00
SAATLERİMİZİ İLERİ-GERİ ALIYORUZ YA HAYATIMIZI? |  görsel 1

Bir ileri bir geri... Ne olacak bunun akıbeti? Her şey normal seyrinde gidiyor. Gün geliyor, duyuru yapılıyor. "İleri...!" deniliyor. Denilene uyuyoruz, elimiz mahkum. Zaten uymaktan başka şansımız da yok. İleri olayı hoşumuza gidiyor. Çünkü havalar güzelleşiyor. Şartlar ve ortamlar da öyle. Günler yavaş yavaş uzuyor. Ortalık aydınlanıyor. Güneş ısıtıyor. Tam alışıyoruz.... Bu kez "Geri...!" deniliyor. Yine söylenen kurala uymaktan başka çaremiz yok. Bu kez zaman kavramı geriliyor. Günler kısalıyor. Yağmurlar yağıyor. Ortalık erkenden kararıyor. İçimiz de kararıyor. Geceler uzayınca bir muhakeme başlıyor insan içinde. Kendi hayatını düşünüyor. Geriye gidiyor. Geçmişte yaşadıklarını hatırlıyor ama daha kötü anlarını, yapamadıklarını. Pişmanlıklar diziliyor boğazına. Yağmurlar yağıyor. Sonra ileriyi düşünüyor. Hayalleri, hedefleri, yaşayacağı güzellikler gözünün önüne gelince yağmur sonrası görünen gökkuşağının renkleri ve coşkusuyla seviniyor. Bir gün onlara ulaşacağını düşünerek... O an bir şey oluyor. Duruyor. Bir süreliğine kopuyor. Zamandan değil, o an için her şeyden... Ucu sararmış eski bir fotoğrafa bakınca kopar ya insan, öyle bir kopuş işte. Burkuluyor. İçi acıyor. Yaşadığı, anımsadığı bir acı oluyor belki kendine getiren, içeride kanadığından olsa gerek; kendine geliyor, ister istemez. Sonra geri ile ilerinin ortasında kalıyor. Yani bugünde, şu anda, şimdide. Duraklıyor ve bugünkü halinden memnun kalmıyor, kalamıyor. Çünkü ya geride kalıyor ya ileriye dalıyor. 'Şimdi' yi yaşamıyor. O yüzden de, "Ah hayat...!" diyor. Bugünü yaşamak gerçeğini o an bile anlayamıyor ya da anlamak istemiyor diyelim. İstediğimiz kadar anlamayalım ya da bazı gerçekleri görmezden gelelim, zaman ve hayat bizi öğütüyor geçen her dakika. İş işten geçmeden yaşama karışmak, bugünü yaşamak değil midir önemli olan? O halde...? Ki ileri zamanlara gittiğimizde, "Ah hayat, ah keşke...!" dememek için. Evet, saatlerimizi geri alıyoruz. Ya hayatımızı...? Keşke saatleri g... Devamı

HAK VE ÖZGÜRLÜK...

2013-06-05 07:03:00
HAK VE ÖZGÜRLÜK... |  görsel 1

İnsan hep hayal eder, ister. Neler neler... İstediği okulda okusun. İstediği hayali kursun. İstediği işi yapsın. İstediği yere tatile gitsin. İstediği gibi giyinsin. İstediği kişiyle evlensin. İstediği şekilde yaşasın. Ne büyük bir güzellik ve ne büyük bir lükstür bunları yapabilmek. Dilediğince, özgürce... Her insanın doğal hakkıdır bunları gerçekleştirerek hayata dokunmak. Ama dedim ya, lükstür. Hele de yaşayabilmek bunları, canım ülkemizde. Çünkü toplumsal, ekonomik ve beşeri şartlar... Ha bir de boğazı, ruhu sıkan 'el alem ne der' ipi. Gerçi şimdi 'devlet ne der olayı' da var tabii. Ne insani haklardır yukarıda saydıklarım oysa. Hak deyince... Hak ile özgürlük el ele, kol kola yürür hep. Biri diğerinden ayrılırsa olmaz. Ama yaka paça ayırmaya çalışılıyor bu iki dost birbirinden son günlerde. Oysa... Biri olmadan diğeri olmaz. Hak nedir, özgürlük nedir? Hak, özgürlüğü gerektirir. Kişi özgür değilse hakkın hiçbir anlamı olmaz ki... Hak istemek, özgürlük yapmaktır. Yani hakkın somutlaşmış biçimidir özgürlük. Özgürlük bir haktır ama bütün haklar özgürlük değildir. Hak, özgürlüklerin temeli ve konusu; özgürlük ise hakkın gerçekleşme aracıdır. Gerçekleştirilecek bir hak yoksa özgürlüğün anlamı kalmayacağı gibi özgürlük yoksa hakkın da bir anlam ve değeri yoktur. Gerçi son zamanlarda bırakın gerçekleşmesine izin vermeyi, birçok özgürlüğü yerle bir ediyorlar. Yakında en insani özgürlüklerimize de zincir vurulursa ya... Seyahat etme... Yerleşme... Hayal kurma... Düşünme... Yaşama... Ya içtiğimiz suya, aldığımız nefese de yasak gelirse yakında. Düşünmenin bile suç olduğu yaşananlardır ki geldiğimiz nokta, yüreğimizi burkan, içimizi acıtan. Kalkmış bir de, "Özgürlük" deniliyor. Ne özgürlüğü ya...? Devamı

OLMAK YA DA OLMAMAK...!

2013-06-04 02:16:00
OLMAK YA DA OLMAMAK...! |  görsel 1

"To be or not to be, that is the question!" Yani, "Olmak ya da olmamak! İşte bütün mesele bu!" Shakespeare'in,acı çekmek ya da kendini öldürerek bu acıyı dindirmek arasında bocalayan Hamlet'in ikilemini anlattığı cümle... "Olmak ya da olmamak!" Sevgiyi, saygıyı yok saymak... Mücadele yerine pes etmek... Birilerinin arkasından kuyular kazmak... Karşısındaki insanın gözlerinin ta içine bakarak yalan söylemek... İyi niyeti suistimal etmek... Kendi çıkarları için başkalarını kullanmak... Birinin içindeki umut kırıntılarını süpürmeye çalışmak... Din, dil, ırk ayrımı yapmak... Zorda kalanlara yardım etmemek... Paylaşmayı bilmemek... (Ki sevinçler paylaşıldığında çoğalır, üzüntüler ve kederler paylaştıkça azalır.) Karşısındakinin duygularıyla oynamak... Affetmeyi ve hoşgörüyü bilmemek... Her şeye rağmen, "Bir çaresi olmalı" diyerek tünelin ucundaki ışığı ya da bardağın dolu tarafını görmeye çalışarak çıkış yolu arayanların umutlarını kırmak... Saygısızlık yapmak... Kin, nefret büyütmek... Karşınızdakileri gereksiz yere üzmek... Olumsuz düşünceler konusunda dirsek çürütmek...! Başkalarının heyecanlarını budamak... Sürprizlere, inceliklere kayıtsız kalmak... Yaratmanın, üretmenin, çalışmanın hazzını anlamamak... Dürüstlük yerine ihaneti seçmek... (Ki aldatmak sadece fiziken değil, fikren de...) Gülümsemenin büyüsünü ve gücünü yok saymak... (Ki bir gülümseme karanlık bir günü bile aydınlatır.) İnsani ve doğasal olaylar karşısında duyarsız kalmak... Duygularını (sevgisini, acısını, gözyaşını, sevincini, hüznünü, efkarını, kederini, yeri geldiğinde öfkesini de) bilinçaltında ve ruhunda bastırarak gösterememek... Erdemlerini kaybetmek... Yukarıda saydığım tüm bunlar... İNSANLIK'sa... Ben insan olmak istemiyorum...! ****** Ha; ama bu saydıklarımın tam tersinin geçerli olduğu bir gün gelecekse...? İşte o zaman... Oldum gitti...!... Devamı

YAPAMAZSIN DİYENLERE İNAT...!

2013-06-02 16:06:00
YAPAMAZSIN DİYENLERE İNAT...! |  görsel 1

Çocukluğumuzdan beri ne çok duymuşuzdur bu cümleleri. Sadece çocukluğumuzda mı? Hayır, yetişkin bir birey olduğumuzda da... Nedir bu cümleler? Sen ne dediğinin farkında mısın? Yapamazsın...! Kolay mı sanıyorsun sen? Olmaz, başaramazsın. Yok, artık daha neler... Vazgeç bundan. Gerçeğe dönsen iyi olur. Seçtiğin yol zor ve imkansız. Bu cümleler listesi uzar da uzar. Kırarlar da kırarlar. İçinizdeki umut çiçeklerini koparırlar. Dolayısıyla bir şeyi gerçekleştirmek isteyen o kişi duydukları karşısında şu düşüncelere kapılır haklı olarak: Doğru söylüyor galiba? Zor ve imkansız. Başaramayacağım sanırım. İşte bu son üç cümleyi düşündüğünüz anda her şey bitmiş demektir. Oysa hayat devam ediyor, hem de her şeye rağmen. Duymayacaksınız size söylenen olumsuzlukları, kulaklarınızı tıkayacaksınız. Amacınıza odaklanacaksınız. Bıkmadan, usanmadan, yılmadan... Atlayacaksınız, aşacaksınız önünüze koyulan engelleri. Evet, zor olacak; ama sonunda hedefe giden yoldaki sorunları aşarak azaltacaksınız, bu şekilde sağlanacak yaşamınızın dengeleri. Varsa bir amacınız, hayaliniz; zor, imkansız, yıldızlar kadar ulaşılmaz, dağlar kadar aşılmaz olsa da bıkmadan usanmadan, azimle, kendinize güvenerek mücadele yolunda yürümeye devam... Ayağınıza çakıl taşları ve cam kırıkları batsa da yaraları, kırılmaları, incinmeleri kendi kendinize onarıp... Önünüze bakacaksınız. Hedefinize kilitleneceksiniz. Yeter ki sadece yapmayı, başarmayı isteyin; bir de deneyin...! Elimizden gelmeyen hiçbir şey yok aslında, inanılmaz güçlüyüz. Gerçekten... Yeter ki sevgisizlik, ilgisizlik, disiplinsizlik, umutsuzluk, kötülük ve cehalet olmasın. İşte o zaman er ya da geç yürüdüğünüz yoldaki, gerçekleşmesini istediğiniz o olayın kapısını ardına kadar açacaksınız. Hem de zaferin, başarının anahtarıyla. İNANIN... Hem de yürekten...... Devamı

YENİ ÇAĞ DA NEYMİŞ...? !

2013-05-27 19:44:00
YENİ ÇAĞ DA NEYMİŞ...? ! |  görsel 1

Düşünür müsünüz veya sorar mısınız ara ara kendinize, "Hangi çağda yaşıyoruz?" diye? İlkokulda öğrendiğimiz, toplumlar üzerinde etkili olan önemli sosyal ve siyasi olayların sınır kabul edildiği; M.Ö. 3200'de yazının bulunmasıyla başlayan İlk Çağ, M.S. 375'te Kavimler Göçü'yle başlayan Orta Çağ, Fatih Sultan Mehmet'in 1453 yılında İstanbul'u almasıyla başlayan Yeni Çağ ve 1789 Fransız İhtilali'nden günümüze kadar süren Yakın Çağ'ı hatırlatmak değil amacım. O çağları öğrenip geçeli çok oldu. Şimdi hangi çağdayız peki? Çağ atladığımızı, yavaş yavaş da olsa Batılılaştığımızı sanıyoruz ama Batı'nın yörüngesinde değiliz aslında. Teknoloji çağında da değiliz. Eskidi o da...! Başka bir çağ hakimiyetini sürdürüyor günümüzde. GÜRÜLTÜ ÇAĞI...! Sözlerin gürültüsü ile başlıyor hayat her gün. Söylediğimiz cümlelerin baş döndürücü hızıyla... Sizler de farkında mısınız? Herkes bir şeyler söylüyor, herkes konuşuyor, herkes anlatıyor ama kimse dinlemiyor...! O yüzden yükselen sesler arasında, kalabalıklar içinde bir başımıza olduğumuzu iliklerimize kadar hissedişimiz... Bakın bir etrafınıza... Bizi 'sözde' dinleyenler var ama 'özde' dinlemeyenler de aynı kişiler. Bu sebepledir ki içimizdeki 'gerçek biz'i tanıyamayanlar da yine onlar. Ruhumuzdaki incelikleri fark edemeyenler de... O yüzden bizi gerçekten anlayanlar çok değil. Hep anlatma derdinde olduklarından duyamıyorlar bazen, içimizde kırılan çocuğun sesini. Tenimizin duvarına çarpıp dönen, içimizde yankılanan çığlıkları... Duymadıkları yetmediği gibi görmüyorlar da. Sevindiğimizde içimizde uçan kelebeği, üzüldüğümüzde de kelebeğin kırılan kanadını görmemeleri de bundan... Görmedikleri için söylenen sözler boşlukta kaybolup gidiyor, biz de kendi dünyamızda... Kaybolduğumuz o dünyadan çıkmamız da kolay olmuyor haliyle. İşte o anlara tanıklığımızın başladığı dakikada, ruhumuzdaki incelik ve kırılganlık, hoyratlığa, hiddete bırakmak istiyor yerini. Ve hatta bazen de şiddete... Hoş bunu ... Devamı