MEĞER ANNEM HAKLIYMIŞ...

2013-04-19 19:25:00
MEĞER ANNEM HAKLIYMIŞ... |  görsel 1

Annem derdi ki: "Terli terli su içme." İçten içe kızardım ona. Oyunun en tatlı yerinde bu müdahale de niye? Hastalanınca anlardım ki! Annem haklıymış. Annem derdi ki: "Sakın geç kalma." Meraklanırmış sonra. İçten içe hayıflanırdım ona, gidenin dönmesini beklerken anladım ki! Annem haklıymış. Annem derdi ki: "Odanı dağıtma." İçten içe karşı gelirdim ona. Toparlamayı erteleyip dururken, hayatımı dağıttığım anlarımda anladım ki! Annem haklıymış. Annem derdi ki: "Öfkende fakir ol, sevginde zengin." İçten içe önemsemezdim bakışlarımla. Kırdığım kalpleri telafi edemediğimde anladım ki! Annem haklıymış. Annem derdi ki: "Tek kişilik yaşama." Diğer türlüsü bencillik olur. Sevilmezmişim sonra. İçten içe güler geçerdim bu söze. Yalnızlık ağır gelmeye başlayınca anladım ki! Annem haklıymış. Annem derdi ki: "Doğal ol, yapmacık olma." İçten içe burun kıvırırdım ona. Ezberlediğim yaşam biçiminin tatsızlığını fark edip, rollerimi karıştırmaya başlayınca anladım ki! Annem haklıymış. Annem derdi ki: "Gençliğinin kıymetini bil, geri gelmez bir daha." İçten içe sitemkar davranırdım ona. Yüzümdeki çizgiler, saçımdaki beyazlar zafer kazandıkça anladım ki! Annem haklıymış. Annem derdi ki: "Bir dilek tut, gerçek olana kadar çabala." İçten içe söylemesi kolay, yapması zor derdim ona. Hayatımı sorgulamaya başlayıp, sürekli yapamadıklarım aklıma geldiğinde anladım ki! Annem haklıymış. Devamı

ÇEKİM YASASI...

2013-04-19 13:21:00
ÇEKİM YASASI... |  görsel 1

Herkesin yaşam amacı SEVMEK, SEVİLMEK, BARIŞ içinde, SAĞLIKLI, HUZURLU OLMAK ve bu şekilde YAŞAMAK'tır... Hepimiz dahil hiç kimse incitilmek ve hafife alınmak istemez; hiç kimse hor görülmekten, dışlanmaktan, sevgisiz kalmaktan ve istenmemekten hoşlanmaz. Hayatı zehir olur... Bu gerçekten yola çıkarak; Diyebiliriz ki siz de bunların size yapılmasından hoşlanmıyorsunuz. Öncelikle siz İLK ADIMI atarak diğer insanlara sevgi ve saygıyla yaklaşmayı denemelisiniz? Onları dinlemeli, anlamalı ve yardım etmelisiniz... Onları dinleyip anlamaya çalışmalı ve gerektiğinde sizden beklenenden daha fazlasını vermelisiniz. Son derece toleranslı, sabırlı ve sevgi dolu olmalısınız. Evrenin en iyi çalışan yasası "Ne verirsen O sana katlanarak geri döner" Yasasıdır... Sizde bu yaptıklarınızın aslında size geri döneceğini bilmelisiniz. Bu yaptıklarınızla kendi kendinize EN İYİ, EN GÜÇLÜ YARDIMI etmiş oluyorsunuz... Yani bir başkasının size nasıl davranmasını istiyorsanız, önce siz onlara ayni şekilde davranın. Siz daima iyi bir örnek oluşturun, ama bunu, bu sizden böyle beklendiği ve istendiği için yapmayın. Bunu, siz yapmak istediğiniz için gönüllü olarak yapın ve yaptığınız, düşündüğünüz, söylediğiniz her şeyde elinizden gelenin en iyisini yapmak için çabalayın ve bunları tüm kalbinizle istek duyarak yapın. Bunları yaparken arzunuz ve isteğiniz ne kadar büyük olursa, o kadar iyi. Bunları sevgiyle yapın. Böylece onların gerçekleşmesi de daha kolaylaşacaktır. İsteksizce yaptığınız ve tüm ruhunuzu katmadığınız hiçbir şey sizi tatmin etmesin. Her zaman daha da iyisini, mükemmelini yapmak için girişimde bulunun. Yaptığınız her şeyin en yüksek HAYIR için olduğuna ve yaptığınız her şeyde tüm değerlerinizin SAF ve TEMİZ olduğuna, ben ... Devamı

ESKİDEN... (ÖZDEMİR ASAF)

2013-04-19 09:48:00
ESKİDEN... (ÖZDEMİR ASAF) |  görsel 1

Ne güzel insanlar vardı eskiden. Çocukluğumuzu kaplamışlardı. Bize masal anlatırlardı Cinlerden, perilerden. Büyük anneler, büyük babalar vardı. O zaman hepsi uzaktı ölümden. Hem sevdirir hem korkuturlardı. Acı hikâyeleri bile tatlı başlardı. Demek bunun için gittiler hikâyelerden. Ne güzel insanlar vardı eskiden. * Ne güzel şarkılar vardı eskiden. Gençliğimizi donatırlardı. Hep iyi şeyler hatırlatırlardı Geçip gitmiş devirlerden. Sevgi ve ümit yaratırlardı. O zaman her şey uzaktı ölümden. Yanık şarkılar bile neşeli başlardı. İster istemez saadet taşardı Gamsız günlerimizden. Ne güzel zamanlar vardı eskiden. * Ne güzel şarkılar vardı eskiden. Hayal içinde yaşatırlardı. Güldürür ağlatırlardı Duymadan biz, düşünmeden. Her an bir asır kadardı. O zaman herkes uzaktı ölümden. Candan sevdiklerimiz vardı. Hepsi başka güzeldi, bizi tanımazlardı. Bütün yollarımız geçerdi gül bahçelerinden. Ne güzel zamanlar vardı eskiden...*************************** Ve "Biz büyüdük, kirlendi dünya..." Devamı

SADAKAT...

2013-04-18 21:43:00
SADAKAT... |  görsel 1

Sadakat, Sevgi'nin anahtarını bize teslim ettiği, birbirinden pahalı porselen vazolarla dolu bir dükkana benzer. Vazoların hepsi güzeldir, çünkü hepsi birbirinden farklıdır. İnsanlar, yağmur damlaları ve dağlarda uyuklayan kayalar da aynı şekilde birbirinden farklıdır. Bazen raflardan biri, ömrü dolarak ya da beklenmedik bir yanlışa kurban giderek kırılıp yere düşer. Dükkanın sahibiyse kendi kendine şöyle der: "Bunca senedir vaktimi ve sevgimi bu koleksiyona adadım, vazolar ise bana ihanet edercesine paramparça oldu..." Bundan sonra adam belki de dükkanı satar ve uzaklara gider. Bir daha kimseye güvenemeyeceğini düşünerek yalnız ve aksi bir insana dönüşür...! Vazolar kırılabilir, sadakat bağları zedelenebilir. Böyle durumlarda kırık parçaları süpürüp çöpe atmak en iyisidir; çünkü kırılan şey asla eskisi gibi olmaz. Ama raf, insanların elinde olmayan başka sebeplerle de devrilebilir; depremler, sağına soluna dikkat etmeden dükkana gelen sakar müşteriler... Herkes kazadan birbirini sorumlu tutar. "Böyle olacağı belliydi," ya da, "Sorumluluk bende olsaydı bu sorunlar yaşanmazdı," gibi laflar ederler. Oysa bu son derece yanlıştır. Hepimiz, zamanın kumuna saplanmış haldeyiz ve bunu değiştirmemiz mümkün değildir. Zaman akıp gider, kırılan raf tamir edilir. Dünyadaki yerlerini arayan başka vazolar rafa dizilir. Dükkanın yeni sahibi, her şeyin geçici olduğunu kavrayarak gülümser ve kendi kendine şöyle der: "Bir felaketin sonucunda elime geçen fırsatı değerlendirmesini bildim. Var olduklarını hayal bile edemediğim sanat eserleri keşfedeceğim..." Porselen vazo dükkanlarının güzelliği, her ürünün eşsiz olmasından ileri gelir. Vazolar birbirinden farklı da olsalar yan yana konulduklarında uyum gösterir ve aynı anda çömlekçinin alın terini, hem de boyacının sanatını yansıtır. Dükkandaki vazolar kalkıp da, "Baş köşeye konulmak istiyorum, böylece bu dükkandan çıkabilirim," demez; çünkü böyle yapmaya yeltenirlerse değersiz bir kırık parça yığınına dönüşürler. Vazolar, ... Devamı

EN GÜZEL ŞEYLER...

2013-04-18 16:13:00
EN GÜZEL ŞEYLER... |  görsel 1

En güzel köprü : Gönüller arasında kurulandır. En güzel göz : Her şeye sevgiyle bakandır. En güzel söz : Yalansız olandır. En güzel ateş : Benliğimizi ısıtandır. En güzel çiçek : Sevgiliye armağandır. En güzel ırmak : Dost bahçesine akandır. En güzel ağız : Gerçekleri konuşandır. En güzel yol : Hasret kavuşturanıdır. En güzel kol : Zalime karşı kalkandır. En güzel el : Bilgiye, kültüre uzanandır. En güzel kapı : Güzelliğe, huzura açılandır. En güzel kalem : Doğruyu, iyiyi, güzeli yazandır..! Devamı

KISA BİR ÖNERİ...!

2013-04-17 13:07:00
KISA BİR ÖNERİ...! |  görsel 1

"Yaşamak değil, beni bu telaş öldürecek" dediği gibi şairin, o telaşla sevdiklerinizle doyasıya sohbet edemediniz. Gözünüz hep saatte sohbet ettiniz, hep konuşur gibi yaşadınız, yarışır gibi çalıştınız. Hep yetişilecek bir yerleriniz vardı, aranacak kişileriniz, yapılacak işleriniz. Bir sonraki günün telaşı bir öncekine karıştı, başkalarının hayatı sizinkini aştı. Sabahları çalar saat yerine, kuşluk vakti kızarmış ekmek kokusuyla uyanma düşlerini hep ertelediniz. Yirmili yaşlardayken otuzlara kurdunuz saatin alarmını, otuzlarınızda kırklara, belki sonra ellilere... Fakat öyle yanlış kurgulanmıştı ki hayat, kuşlukta uyanma fırsatını sunduğunda size, artık uyku girmez olmuştu gözlerinize. Doyasıya sohbet etmek, telaşsız yaşamak için bol zamana kavuştuğunuzda; konuşacak, sevecek kimseler kalmadı yanınızda. Özenle yarına sakladığınız bir para gibi ömrünüz vakti gelip sandıktan çıkardığınızda; bir de baktınız ki tedavülden kalkmış. Tedavülden kalkmadan hayatınızı yaşayın... Kendiniz ve sevdikleriniz için gerçekten bir şeyler yapın... Devamı

YAŞANMIŞ BİR OLAY...!

2013-04-17 01:34:00
YAŞANMIŞ BİR OLAY...! |  görsel 1

Bir acelesi olduğunu, onu görür görmez anlamıştım. Sağanak halinde yağan yağmura aldırış bile etmiyor ve bükülmüş haline rağmen sağa sola koşuyordu. Yanına sokularak: - Hayrola teyzeciğim, dedim. Bir derdiniz mi var? Sıcak bir tebessümle: - Buraların yabancısıyım evladım, dedi. Hastane tarafına gidecek bir araba arıyorum. - Biraz beklerseniz aynı dolmuşa binebiliriz, dedim. Oraya geldiğimizde size haber veririm. Teşekkür ederek yanıma yaklaştı ve küçük bir çocuk gibi şemsiyenin altına girdi. Nurlu yüzü yağmur damlacıklarıyla ıslanmış ve yanakları pembe pembe olmuştu. - Torunlarımdan biri menenjit geçirdi, diye devam etti. Ziyaret saati bitmeden dolaşmak istemiştim." - 20 dakikanız var, dedim. Hastaneye yakın ama, bu havada pek araba bulunmuyor. Durağa herkesten önce geldiğimiz için, dolmuşa da rahatça bineceğimizi zannediyordum. Ancak araba yanaştığında, arkamızda duran 4-5 kişinin bir anda hücum ettiğini gördüm. İçeriye doluşan ve arkadaş olduğu anlaşılan adamlara: - İlk önce biz gelmiştik, dedim. Sırayı bozmaya hakkınız var mı? Ön koltukta oturanı: - Hak istiyorsan Hakkari'ye gideceksin arkadaşım, dedi. Hem oradaki haklardan KDV'de alınmıyormuş. Bu laf üzerine attıkları kahkahalarla bindikleri araba sarsılmış ve sinirlerim allak bullak olmuştu. Sakinleşmeye çalışarak: - Ben biraz daha bekleyebilirim, dedim. Ama şu ihtiyar teyzenin hastaneye yetişmesi gerekiyor. Bu defa şoför lafa karışıp: - Teyzenin arabaya falan ihtiyacı yok be kardeşim, dedi. Okuyup üfledi mi, hastaneye uçuverir. Tekrar kopan kahkahalarla birlikte araba uzaklaşıp gitti. Yaşlı kadına baktım, tevekkülle susuyordu. 5-10 dakika sonra gelen bir başka dolmuşa onunla beraber bindim ve şoföre "teyzeyi hastanede indirmesini" söyledim. Yaşlı kadın, yapacağı ziyaretten ümitsiz görünmesine rağmen şikayet etmiyordu. Üstelik trafik de, yarı yolda tıkanıp kalmıştı. Şoför: - Yolun bu durumu, hayra alamet değil, dedi. Sebebini anlasam iyi olaca... Devamı

ÖFKELENİNCE NEDEN BAĞIRIRIZ...?

2013-04-17 01:07:00
ÖFKELENİNCE NEDEN BAĞIRIRIZ...? |  görsel 1

Hintli bir ermiş öğrencileri ile gezinirken Ganj nehri kenarında birbirlerine öfke içinde bağıran bir aile görmüş. Öğrencilerine dönüp "insanlar neden birbirlerine öfke ile bağırırlar?" diye sormuş. Öğrencilerden biri "çünkü sükûnetimizi kaybederiz" deyince ermiş "ama öfkelendiğimiz insan yanı başımızdayken neden bağırırız? O kişiye söylemek istediklerimizi daha alçak bir ses tonu ile de aktarabilecekken niye bağırırız? " diye tekrar sormuş. Öğrencilerden ses çıkmayınca anlatmaya başlamış: "İki insan birbirine öfkelendiği zaman, kalpleri birbirinden uzaklaşır. Bu uzak mesafeden birbirlerinin kalplerine seslerini duyurabilmek için bağırmak zorunda kalırlar. Ne kadar çok öfkelenirlerse, arada açılan mesafeyi kapatabilmek için o kadar çok bağırmaları gerekir." "Peki, iki insan birbirini sevdiğinde ne olur? Birbirlerine bağırmak yerine sakince konuşurlar, çünkü kalpleri birbirine yakındır, arada mesa fe ya yoktur ya da çok azdır. Peki, iki insan birbirini daha da fazla severse ne olur? Artık konuşmazlar, sadece fısıldaşırlar çünkü kalpleri birbirlerine daha da yakınlaşmıştır. Artık bir süre sonra konuşmalarına bile gerek kalmaz, sadece birbirlerine bakmaları yeterli olur. İşte birbirini gerçek anlamda seven iki insanın yakınlığı böyle bir şeydir." Daha sonra ermiş öğrencilerine bakarak şöyle devam etmiş: " Bu nedenle tartıştığınız zaman kalplerinizin arasına mesafe girmesine izin vermeyin." Aranıza mesafe koyacak sözcüklerden uzak durun. Aksi takdirde mesafenin arttığı öyle bir gün gelir ki, geriye dönüp birbirinize yakınlaşacak yolu bulamayabilirsiniz." Devamı

HANGİ YÖNE GİTMELİYİM...?

2013-04-16 09:00:00
HANGİ YÖNE GİTMELİYİM...? |  görsel 1

"Hangi yöne gitmem gerektiğine bir türlü karar veremiyorum..." Yaşam da tıpkı güneş gibi her yöne ışık saçar. Doğduğumuzda bize verilen gücü gemleyemediğimiz için her şeyi bir anda isteriz. Oysa ateş yakmak istiyorsak güneş ışınlarının tek bir noktaya düşmesini sağlamamız gerekir. Ateş bizi ısıtmakla kalmaz, buğdayı da ekmeğe dönüştürür. Gün gelir, hayatımıza yön vermek için içimizdeki bu ateşi, belli bir yere odaklamamız gerekir. Bu durumda kendimize sorarız:"İyi de hangi yönü seçeceğim?" Rahatsızlık veren, uykuları kaçıran bu soruya bir anda cevap vermek mümkün olmadığından kimileri soruyu çabucak savuşturur. Yarınlarını dünmüş gibi yaşayacak olanlar, işte bu kişilerdir. Kapıları istenmeyen tarafından çalındığında şöyle diyeceklerdir: "Hayatım kısa sürdü, bana sunulan nimetleri boşa harcadım..." Kimileriyse bu soruyu cevaplamayı kabul eder. Ama nasıl cevap vereceklerini bilmediklerinden, zorluklarla yüzleşen başka kişilerin hayatlarını öğrenmeye girişirler. Sonra ani bir cevapla karşılaşır ve bu cevabın doğru olduğuna kanaat getirirler. Böylece kendilerini bu cevabın kölesi haline getirirler. Son olarak da bu sorunun bir tuzak olduğunu anlayanlar gelir; bu kişiler soruya herhangi bir cevap öne sürmezler. Tuzağa düşüp vakit kaybetmek yerine harekete geçmeyi tercih ederler. Çocukluklarına döner, o dönemde kendilerini en fazla ileriye götüren uğraşı bulurlar-başkaları aksini öğütleseler de- hayatlarını bu uğraşa adarlar. Çünkü ateş, bu ilerlemenin içinde saklıdır. Yavaş yavaş hareketlerinin insan aklının kavrayamayacağı kadar gizemli bir amacın hizmetinde olduğunu keşfederler. Amaçlarını ve takip etmeleri gereken yolu yalnızca Sevgi ve İrade belirleyebilir. İradeleri kırılgandır, Sevgi'leri saftır, adımlarıysa sağlamdır. Seçilen yolun amacı ancak istenmeyenin karşısına çıkıldığında anlaşılabilir. İsteğin ve ilerlemenin rehberliğinde yol alan ve yaşamın gizemine saygı duyan kişinin güzelliği burada saklıdır; yolu dertsiz, yükü hafiftir. Amacı önemli de öne... Devamı

FARKLI VE DEĞERLİ OLDUĞUNUZU UNUTMAYIN...

2013-04-15 09:21:00
FARKLI VE DEĞERLİ OLDUĞUNUZU UNUTMAYIN... |  görsel 1

Bir konuşmacı, seminerine 20 dolarlık bir banknotu göstererek başladı. 200 kişinin bulunduğu odada, “Bu parayı kim ister?” diye sordu ve eller kalkmaya başladı. Konuşmacı “Bu parayı sizlerden birine vereceğim fakat öncelikle bazı şeyler yapacağım.” dedi. Parayı önce buruşturdu ve dinleyicilere hala bu parayı isteyen var mı? diye sordu, eller yine havadaydı... Bu sefer, konuşmacı “Peki bunu yaparsa...m?” dedi ve 20$’ı yere attı, onun üstüne bastı, ezdi, kirletti. Para şimdi pis ve buruşuktu, fakat eller yine havadaydı ve o parayı herkes istiyordu. Konuşmacı şöyle devam etti: “Arkadaşlarım, burada çok önemli bir şey öğrendiniz; burada paraya ne yaptıysam hiç önemli değil. Onu yine de istiyorsunuz, çünkü benim ona yaptığım şeyler onun değerini düşürmedi, o hala 20 dolar... Hayatımızda çoğu kez verdiğimiz kararlar veya hayat şartları nedeniyle hırpalanır, canımız acıtılır, yerden yere vuruluruz, kendimizi kötü hissederiz, fakat ne olduğu ya da ne olacağı önemli değil. Hiçbir zaman değerimizi kaybetmeyiz, temiz ya da pis, hırpalanmış ya da kırılmış, bunların hiçbiri önemli değildir. Sizi sevenler sizin ne kadar değerli olduğunuzu her zaman bileceklerdir, hayatımızın değeri ne yaptığımız veya kimi tanıdığımızla değil, kim olduğumuzla alakalıdır. Her zaman elinizde olanları düşünün, olmayanları değil... ____ ALINTI _____ Devamı

KAPIYI AÇAN ANAHTAR...!

2013-04-15 01:52:00
KAPIYI AÇAN ANAHTAR...! |  görsel 1
KAPIYI AÇAN ANAHTAR...! |  görsel 2

Sevginin söylediklerine kulak vermemiz için yanımıza yaklaşmasına izin vermemiz gerekir. Yanımıza geldiğindeyse bize söyleyeceklerinden korkarız; çünkü SEVGİ özgürdür ve sesi, ,irademizin ya da gayretimizin hakimiyetinde değildir. Sevenler bunu bilse de boyun eğmez. Sevgiyi itaat ederek, güç, güzellik ve zenginlik sergileyerek, gözyaşları ve gülücüklerle baştan çıkarabileceklerini sanırlar. Oysa gerçek Sevgi, baştan çıkarmayı bilir ve asla baştan çıkmaz. Sevgi değiştirir, sevgi iyileştirir. Bazense, kollarına atılmaya karar verdiği kişiyi mahveder. Dünyayı döndüren ve yıldızları yerinde tutan güç nasıl olur da aynı anda böylesine yapıcı ve yıkıcı olabilir? Verdiklerimizin aldıklarımıza denk olduğunu düşünmeye alıştırırız kendimizi. Sevgilerine karşılık bulma beklentisiyle sevenlerse boşuna vakit kaybederler. Sevgi bir alışveriş değil, bir inanç eylemidir. Sevgi karşıtlıklar sayesinde büyür. Anlaşmazlıklar, sevginin yanı başımızda kalmasını sağlar. Hayat, önemli sözleri içimizde saklamak için fazlasıyla kısadır. Örneğin, "Seni Seviyorum..." Ama her zaman aynı karşılığı beklememek gerekir. Sevmeye ihtiyaç duyduğumuz için severiz. Sevmezsek hayatın anlamı kalmaz ve güneş, gökte parıldamaz. Sevgi ortalarda görünmese bile onun varlığıyla karşılaşmaya hazırlıklı olmalıyız. Yalnızlığın her şeyi yerle bir ettiği anlara göğüs germenin tek yolu, sevmeye devam etmektir. Yaşamın en büyük amacı sevmektir. Gerisi sessizlikten ibarettir. Sevmeye ihtiyaç duyarız. Sonunda kendimizi gözyaşlarımızın oluşturduğu göllerde bulacağımızı bilsek bile severiz. Ah, şu gözyaşlarıyla kaplı, gizli, gizemli dünya...! Gözyaşları çok şey anlatır. Yeterince ağladığımızı düşündüğümüzde bile akmaya devam ederler. Yaşamımızın acılar içinde uzun bir gezintiden ibaret olduğuna inandığımız takdirdeyse gözyaşlarımız ortadan kayboluverir. Çünkü acımıza rağmen gönlümüzü açık tutmayı da başarırız. Çünkü gidenin, güneşi de beraberinde götürmediğini ve yerinde kasvetli bir karanlık bırakmadığını... Devamı

SEVGİNİN İLACI...

2013-04-13 18:34:00
SEVGİNİN İLACI... |  görsel 1

Bir gün tüm duygular toplanmış. Canları sıkılmış ve saklambaç oynamaya karar vermişler. ZAMAN ebe olmuş, saymaya başlamış. Herkes bir yerlere kaçmış.  KÖTÜLÜK çöplüğe, SABIR bir taşın altına, KISKANÇLIK bir duvar arkasına.. En son SEVGİ kalmış... Tam ZAMAN gözlerini açmak üzere iken SEVGİ güllerin arasına gizlenmiş. ZAMAN herkesi sobelemiş, bir tek SEVGİ kalmış. KÖTÜLÜK ve KISKANÇLIK bu durumu çekememiş. ZAMANA SEVGİNİN yerini söylemişler ve eline bir iğne vermişler, güllere batırmasını söylemişler. ZAMAN çılgınca batırmaya başlamış. O sırada bir feryat başlamış, iğne SEVGİ'nin gözüne saplanmış. Bu duruma ZAMAN çok üzülmüş, SEVGİ'ye bir söz vermiş. İşte o günden bu güne SEVGİ'nin ilacı da hep ZAMAN olmuş... Devamı

YA... YA DA...?

2013-04-13 08:24:00
YA... YA DA...? |  görsel 1

Bugün yaşayacağım her şeyi ben seçeceğim; Ya kızacağım yağmura etrafı ıslatıyor diye, Ya da seveceğim onu çiçeklerimi suladığı için... Ya sıkılacağım param yok diye, Ya da harcamalarımı planlayıp, müsriflikten uzak kalmaya çalışacağım... Ya sızlanacağım bozulan sağlığıma, Ya da hayatta olmayı kutlayacağım... Ya içli içli sitem edeceğim anne babama, beni büyütürken veremedikleri şeyler yüzünden, Ya da onları yürekten seveceğim beni dünyaya getirdikleri için... Ya sıkıntı basacak dikenli güllere katlanmak zorundayım diye, Ya da dikenlerin gülleri var diyerek umut dolacağım... Ya kaybettiğim dostlar için yas tutacağım, Ya da yeni insanlarla yeni dostluklar peşinde koşacağım... Ya işe gitmek zorunda olduğum için mızırdanacağım, Ya da gidecek bir işim olduğu için sevinç dolacağım... Ya ev işleri yapmak eziyet olacak bana, Ya da işlerini yaptığım o evde aklımı, ruhumu ve bedenimi barındırabildiğim için minnettar olacağım... Belki yeni şeyler öğrenmek istemeyecek canım, Ya kızgın olacağım -öğrenmek gereken ne çok şey var- diye, Ya da ufak tefek de olsa faydalı ne varsa öğrenmeye çalışacağım... _____ L.Rosten ____ Devamı

HAYATI ISKALAMAYIN...!

2013-04-12 10:46:00
HAYATI ISKALAMAYIN...! |  görsel 1

Hayat aslında güzeldir, ancak dikkatsiz, duyarsız ve duygusuz yaşadığımızdan güzellikleri ıskalıyoruz. Ne güzelliklere özen gösteriyoruz, ne ayrıntılara dikkat ediyoruz, ne de elimizdeki artıları görmek için çabalıyoruz. Düşünün lütfen: Sabah uyandığımızda hangimiz, bize o günü de yaşama şansı vereni hatırlayıp şükrediyoruz? Kaçımız, “Bugün çok özel, çok güzel bir gün, çünkü ben bugün de yaşıyorum” deyip neşeyle kendimizi kutluyoruz? Hadi bugün bilinçli yaşayalım. Herkesin bugünü yaşama şansı olmadı, dün gece binlerce kişi öldü; biz ise yaşıyoruz. Ayrıca ağrılar içinde kıvranmadığımız için de çok şanslıyız. Önce uykudan uyanalım. Rengarenk bir gökkuşağına dönüşmek istiyorsak hemen dönüşelim, aya ulaşmak istiyorsak derhal ulaşalım; bilirsiniz ya, hayallerin sınırı yoktur; gerçekte yapamadığınız her şeyi hayalinizde yapabilirsiniz. Bu kadar tembellik yeter, artık yataktan çıkalım. Lavaboda dişlerimizi fırçalarken aynaya bakıp kendimizi sevelim... Umudumuz olunca korkmayalım; inanalım ki, imkanlarımız ve fırsatlarımız da olacaktır. Pencereyi açıp nemli sabah meltemini, hayatı içimize çeker gibi, soluklanalım. Soframızda pastırma-sucuk yoksa ne gam; soframızdakini bulamayanlar da var, şükredelim. Sorunlarımız elbette olacak. Sorunsuz insan, sorunsuz dünya olmaz, ama hiç bir sorun sonsuza kadar da sürmez. Bir şekilde çözülür. Başınızı dik tutun, ufka doğru bakın: Çiçekler, kelebekler, deniz, rüzgar, güneş ve her şey... Gözlerinizin önünde sergilenen her şey sizin huzur ve güzelliğiniz için yaratıldı. Siz çok özelsiniz. Ve çok da şanslısınız. Herkes hayata kendi yürek penceresinden bakar ve sadece görmek istediğini görür. Hayata olumlu bakan, olumlu bakıştan üreyen umut ve cesaretle daha atak, daha cesur, daha moralli oluyor. O zaman sorunların üstesinden daha rahat geliyor. Sorunları bahane ederek karamsarlığa ve umutsuzluğa kilitleniyoruz..... Devamı

NEDEN BÖYLE OLDUK...?

2013-04-12 02:36:00
NEDEN BÖYLE OLDUK...? |  görsel 1

Benim çocukluğumda annelerimiz çalışmazdı. Okuldan eve geldiğimde boynumdaki anahtarla kapıyı hiç açmadım. Hatta babanım bile anahtarı yoktu. Annem evimizin bir parçası gibiydi,hep evdeydi. Her yere birlikte giderdik, zaten öyle çok da gidilecek bir yer yoktu ki. En büyük eğlencemiz sokaklarda oynamaktı. Sokakta oynamak diye bir kavram vardı yani. Cafelerde, alış-veriş merkezlerinde buluşmazdık. Okula arkadaşlarımızla gider, birlikte çıkar, oynaya, zıplaya yürüyerek gelirdik. Servis falan yoktu. Ayakkabılarımız eskirdi. Hatta öyle olurdu ki; çantalarımızı kaldırımlara koyar oyuna bile dalardık. Annelerimiz bu durumu bildiklerinden, kardeşlerimizle bizlere ekmek arası bir şeyler hazırlar gönderirdi. Mahallemizdeki teyzeler annemiz gibiydi. Susayınca girer, evlerine su içerdik. Ya da pencereden bir sürahi bir bardak uzatır, hepimiz aynı bardaktan kana kana içerdik. Kısacası evine gidip gelen (ki sadece tuvaleti gelen giderdi evine) elinde mutlaka yiyecekle dönerdi. Anneleri o arada çocuğuna verdiği şeyden bizlere de gönderirdi. Bu bazen bir kurabiye, bazen bir meyve olurdu. Cebimizde harçlığımız olduğunda düşmesin diye çıkarır çantamızın üstüne koyar oyun bitince geri alırdık. Çok garip ama kimse almazdı. Sokaklarımız evimiz kadar güvenli idi. Düşünce kaldırırlar, kavga edince barıştırılırdık. Polisler gelmezdi kavgalarımıza, zabıtlar tutulmazdı. Sonra kavgalarımız da öyle ustura, falçata ile olmaz, onlar nedir bilmezdik bile, asla kanla falan da bitmezdi, en fazla saçlarımızdan çeker, hayvan adları sayar, tekme atar, yine oyuna dalardık. Birbirimizin suyundan içer, elmasına diş atardık. Misket oynamaktan parmaklarımız kanar, yine de mikrop kapmazdık. Azar işitip, acillere taşınmazdık. Düşerdik, ekmek çiğner basarlardı alnımıza, oyuna devam ederdik. Röntgenlere, ultrasonlara girmezdik. Ben bizim çocukluğumuzu çok özledim. Sokaklarımız ruhsuzlaştı sanki. Komşumu tanımıyorum ... Devamı

GÜZELLİK...

2013-04-11 06:41:00
GÜZELLİK... |  görsel 1

Hep şöyle denir: "Önemli olan dış güzellik değil, iç güzelliktir." Halbuki bu yanlış bir cümledir. Gerçekten böyle olsaydı çiçekler, arıların dikkatini çekmek için neden onca çaba gösterirdi? Peki yağmur damlaları, güneşle buluşunca neden gökkuşağına dönüşür? Doğa, güzel olmayı arzuladığı için, elbette. Bu isteğini tatmin etmesinin tek yoluysa başkalarını, güzelliğine hayran bırakmaktır. Dış güzellik, iç güzelliğin görünür kısmıdır... ve her insanın gözlerindeki parıltıda kendini belli eder. Kişinin hırpani giyimli olması, şık kabul ettiğimiz şablonlara uymaması veya yakınındakileri etkileme kaygısı taşımaması önemli değildir. Gözler ruhun aynasıdır ve esrarengiz gibi görünen her şeyi dışarı yansıtır. Ama gözlerin ışıldamaktan başka bir özelliği daha vardır; ayna vazifesi görürler. Kendilerine hayranlıkla bakanların görüntüsünü yansıtırlar. Dolayısıyla bakan kişi, ruhu karanlık olduğu takdirde , baktığı gözde de kendi çirkinliğini görecektir; çünkü gözler de tıpkı aynalar gibi bize kendi yüzümüzü yansıtır. Güzellik, yaratılan her şeyde mevcuttur.Bazen, başkaları başaramıyor veya istemiyor diye inkar ederiz kendi güzelliğimizi. Kimliğimizi benimsemek yerine etrafımızda gördüklerimizi taklit etmeye uğraşırız. Herkesin, "Ne hoşsun!" dediği kişiler gibi olmaya çabalarız. Ruhumuz yavaş yavaş körelir, isteklerimiz azalır ve dünyaya güzellik katma olasılığımız ortadan kalkar. Yaşadığımız dünya ile hayallerimizin dünyasının aynı olduğunu unuturuz. Ay gibi ışıldamayı bırakırız, ay ışığını yansıtan bir su birikintisinden farksız hale geliriz. Ertesi gün güneş, bu birikintiyi buharlaştırır ve geriye hiçbir şey kalmaz. Bütün bunlar bir gün biri, "Çirkin bir adamsın," veya öteki, "Güzel bir kız," dediği için olur.Sadece üç sözcükle kendimize olan tüm güvenimizi yerle bir ederler. Böylece çirkinleşiriz... ve aksileşiriz. Şu anda, yaşamın gizemine saygı duymak yerine dünyayı tanımlamayı amaçlayan kişilerin paketleyip sunduğu fikir yığınında huzur bulmaktayız. Davranış şa... Devamı

DOSTLUKLAR...

2013-04-10 15:20:00
DOSTLUKLAR... |  görsel 1

- Yüz yüze dostluklar vardır. Güneşle ayçiçeğinin dostluğu böyle bir dostluktur mesela. Ayçiçeği sabahtan aksama kadar hiç ayıramaz yüzünü güneşten... - Uzak dostluklar vardır. Denizlerin ortasındaki bir adayla, dağların arasındaki bir göl, birbirlerinin uzak dostlarıdır. Dostluklarını gündüz kuşlarla, gece yıldızlarla iletirler birbirlerine... - Sessiz dostluklar vardır. Dilsiz bir adamla, duymayan bir başka adamın elleri arasında sessiz bir dostluk oluşur. Her şeyden konuşur sessizce bu eller... - Zorunlu dostluklar vardır. Pazarla pazartesinin dostluğu gibi. Pazar ağır bir gündür, Pazartesi hızlı bir gün... Ayak uyduramazlar birbirlerine. Ama dost olmak, yanyana durmak zorundadırlar... - Uzun dostluklar vardır. İkindi güneşinin altında uzayan gölgeler birbirlerine kavuşurlar ve uzun boylu bir dostluk oluşur aralarında... -Günün birinde ölen dostluklar vardır. Bir bahçe içindeki ahşap ev ile yanıbaşında duran ceviz ağacının dostluğu gibi... Bir gün kocaman elli adamlar ve kocaman gövdeli makinalar o bahçeye girip de, bir süre sonra evin ve ceviz ağacının yerinde asık suratlı binalar yükseldiği zaman ölen dostluklar... - Vakitsiz dostluklar vardır. Bir peçete, bir kağıt mendil vakitsizce dostu oluverir gözlerimizin... Ya da ayrılırken verilen bir dal karanfil ellerimize o anda gelen dostluktur... - Bakımsız dostluklar vardır bir de... Zaten var, zaten dostuz deyip yıllarca bir telefonun, bir kaç cümlelik mektubun, bir mailin bile çok görüldüğü dostluklar... HİÇ BİR DOSTLUĞUN BAKIMSIZ KALMAMASI DİLEĞİYLE... _____ALINTI____ Devamı

İKİ ŞEY...

2013-04-10 13:51:00
İKİ ŞEY... |  görsel 1

İki şey 'Kalitesiz İnsan'in özelliğidir: 1- Şikayet etmek, 2- Dedikodu. İki şey çözümsüz görünen problemleri bile çözer: 1- Bakış açısını değiştirmek, 2- Karşındakinin yerine kendini koyabilmek. İki şey yanlış yapmanı engeller: 1- Şahıs ve olayları akil ve kalp süzgecinden geçirmek, 2- Hak yememek. İki şey kişiyi gözden düşürür: 1- Demagoji (Laf kalabalığı), 2- Kendini ağıra satmak (övmek, vazgeçilmez göstermek). İki şey insanı 'Nitelikli İnsan' yapar : 1- İradeye hakim Olmak, 2- Uyumlu Olmak. İki şey geri bırakır : 1- Kararsızlık, 2- Cesaretsizlik. İki şey kaşif yapar : 1- Nitelikli çevre, 2- Biraz delilik. İki şey ömür boyu boşa kürek çekmemeni sağlar : 1- Baskın yeteneği bulmak, 2- Sevdiğin işi yapmak. İki şey başarının sırrıdır : 1- Ustalardan ustalığı öğrenmek, 2- Kendini güncellemek. İki şey başarıyı mutlulukla beraber yakalamanın sırrıdır : 1- Niyetin saf olması, 2- Ruhsal farkındalık. İki şey milyonlarca insandan ayırır : 1- Sorunun değil, çözümün parcasi olmak, 2- Hayata ve her şeye yeni (özgün, orijinal, farklı) bakış açısıyla yaklaşabilmek. İki şey gelişmeyi engeller : 1- Aşırılık (mübalağa, abartı, ifrat, tefrit), 2- Felakete odaklanmış olmak. İki şey ulaşmaya değerdir: 1- Sevgi 2- Bilgi İki şey "hayatta önemli olan her şey" içindir: 1- Nefes alabilmek, 2- Nefes verebilmek. _____ALINTI___ Devamı

İÇİNDEKİ BEŞ DÜŞMANLA YÜZLEŞ...!

2013-04-10 08:24:00
İÇİNDEKİ BEŞ DÜŞMANLA YÜZLEŞ...! |  görsel 1

Cesaretle doğmayız ama korkuyla da doğmayız. Bazı korkularımız kendi tecrübe­lerimizden, birinin bize söylediklerinden ya da medyada duyduklarımızdan kaynaklanabilir. Sabah 2'de kötü bir muhitte yalnız yürümek gibi korkulara hak verilmeli. Ama bir kere bu durumdan kaçınmayı öğrendiğinizde söz konusu korkuyla yaşamak zorunda kalmazsınız. En te­mel olanları da dâhil korkular tutkularımızı tamamen yok edebilir. Korku servetleri, ilişkileri yok edebilir; kont­rol edilemezse hayatlarımızı yok ede­bilir. Korku içimizde pusuya yatmış pek çok düşmandan biridir. İçimizde karşılaştığımız ve acilen yüzleşmemiz gereken diğer 5 düşmanı da tanıyalım: 1- Kayıtsızlık: O sizi yok etmeden sizin onu yok etmeniz gereken ilk düşman... Ne kadar acı bir hastalık! "Aaa, bırak gitsin! Ben kendi başımın çaresine bakarım!" Burada şu problem var: Zirveye tek başına çıkamazsın! 2- Kararsızlık: Fırsat ve girişim hırsızı... Daha iyi gelecek için elinizdeki bütün imkânları çalar. Bu düş­mana kılıç çek ve oku yaydan çıkar! 3- Şüphe: Elbette sağlıklı şüpheciliğe izin var, her şeye inanamazsın ama şüphenin kontrolü ele geçirmesine de izin veremezsin. Pek çok kişi geçmiş ve gelecekten, birbirinden, hükümetten, imkân ve fırsatlardan şüphe eder. En kötüsü de kendinden şüphe eder. Şu kesin: Şüphe hayatınızı ve başarı ihtimalinizi yok eder. Hem cebinizi hem de kalbinizi boşaltır. Şüphe düşmandır. Peşinden gidin, ondan kurtulun. 4- Endişe: Hepimiz bir miktar endişe duymalıyız. Yeter ki, endişenin se­ni fethetmesine izin verme. Bunun yerine uyarmasına izin ver. Endişe faydalı olabilir. Şehrin göbeğinde kaldırımdan inmişsen, bir taksi sana doğru geliyorsa endişelenmelisin. Ama kudurmuş köpeğin köşeye sıkıştırması gibi endişenin sana hükmetmesine izin verme. Endişelerinle başa çıkmak için onları küçük bir köşeye it. Seni teslim almaya geleni sen teslim al, zorlayanı it. 5- Aşırı tedbirli olmak: Bu, hayat karşısında çekingen davranmaktır. Çekingenlik meziyet (Alçak gönüllülükle karıştırılır, ... Devamı

YAŞLILIK ÜZERİNE...

2013-04-09 21:28:00
YAŞLILIK ÜZERİNE... |  görsel 1

Cicero’ya yaşlılığında sorulan, “Üstad, yeniden gençliğe dönmek ister miydiniz?” sorusuna verdiği yanıt anlamlıdır: “Yarışı birinci bitiren bir at, neden bir daha başlangıç çizgisine dönmek istesin ki…?” Belli bir yaşın altındayken hemen hepimiz yaşlılara bir acıma hissi ile yaklaşırız. Bu acıma hissine eşlik eden bir başka düşünce daha vardır; “Ben, iyi ki daha gencim” der ve bundan kendimize anlamsız bir övünme payı çıkarırız. Elele tutuşmuş yürüyen yaşlı bir çifte bazılarımız acıyarak bakar. Bence bu çifte acıyarak değil büyük bir gıpta ile bakmak gerekir. * Bu çift, “atletizm yarışmasını” başarıyla tamamlamış bir çifttir; hayatın türlü badirelerini atlatmış, belirli bir yaşa hem de birlikte ulaşmış, üstelik hâlâ elele yürüyecek kadar birbirlerine olan sevgilerini koruyabilmiş “başarılı” yarışmacılardır. Görüşüme göre, onlara ancak gıpta edilebilir, acımak ise son derece anlamsızdır. Hepimiz adına dünya denilen bir stadyumdaki yarışmacılarız. Hiç birimiz buraya isteyerek gelmedik ve istemesek de hepimiz burada koşmaya mecburuz. Kimisi önce kimisi sonra, ama herkes vakti geldiğinde bu yarışı koşacaktır. Kimisi bu yarışı dereceyle bitirecek, kimisi dereceye giremese de yarışı tamamlayacak, kimisi de yarışı tamamlayamadan kulvarı terk edecektir. Kimsenin, ben daha yarışın başındayım diyerek, yarışı başarıyla tamamlamış olanlara acıyarak bakması kadar anlamsız bir şey olamaz. Üstelik, yarışı henüz koşmamış bir kişinin, dereceye girememiş (yâni hayatta yeterince başarılı olamamış) ve hâttâ yarışmayı bitirememiş (yâni belli bir yaşa ulaşamamış) kişilere bakarak, bundan kendine bir övünç payı çıkarması da anlamsızdır. Çünkü, yarışın/hayatın kime ne getireceği belli değildir. Dolayısıyla, ne gencim diye övünmek, ne de yaşlandım diye dövünmek anlamlı değildir. Yaşlılıktan söz ederken Schopenhauer’i anmadan olmaz. Bu büyük filozof, olağanüstü bir başarı kazanan “Parerga ve Paralipomena” adlı kitabının “Yaşam Çağlarının Farklılığı Üzerine” alt başlıklı bölümünde, yaşlı... Devamı

KENDİNİZE SÖZ VERİN...!

2013-04-07 08:18:00
KENDİNİZE SÖZ VERİN...! |  görsel 1

Aklınızın dinginliğini hiçbir şeyin bozmasına izin vermeyecek kadar güçlü olmaya, karşılaştığınız herkesle sağlık, umut, güzellikler ve başarıdan söz etmeye, Tüm arkadaşlarınızın kendilerini değerli hissetmelerini sağlamaya, Her şeyin aydınlık yüzüne bakmaya ve iyimserliğinizin gerçeğe dönüşmesine çabalamaya, Yalnız en iyiyi düşünmeye, yalnız en iyisi için çalışmaya ve en iyiyi beklemeye, Başkalarının başarısından kendinizinki kadar coşku duymaya, Geçmişin yanlışlarını unutmaya ve gelecekte daha büyük başarılara ulaşmak için var gücünüzle çalışmaya, Her zaman neşeli bir yüz ifadesine sahip olup, selamladığınız her canlı varlığa gülümsemeye, Kendinizi geliştirmeye, başkalarını eleştirmeye zaman bırakmayacak kadar çok zaman vermeye, Kaygılanmayacak kadar yüreğinizin geniş, kızgınlığa kapılmayacak kadar yüce, bozguna uğramayacak kadar güçlü ve üzüntüye kapılmayacak kadar umutlu olmaya KENDİNİZE SÖZ VERİN...! Devamı

KAZANAN KİMDİR...?

2013-04-07 00:05:00
KAZANAN KİMDİR...? |  görsel 1

"Kışın dalından kopan bir yaprak kendini soğuğa mağlup düşmüş görür mü?" Ağaç yaprağa şöyle der: "Yaşamın döngüsü bu. Sen öldüğünü sansan da aslında hala benim içimde yaşıyorsun. Senin sayende hayattayım, çünkü solumamı sağladın. Yine senin sayende sevildiğimi hissettim, çünkü yorgun bir yolcuya gölge ettim. Özlerimiz aynı; biz tek bir varlığız."(Paulo Coelho) ********* Dünyanın en yüksek dağına tırmanmak için yıllarca hazırlık yapan biri, tırmanış günü geldiğinde bir fırtına çıkarsa kendini mağlup hisseder mi? Adam dağa şöyle der:"Beni şimdi istemiyorsun; ama hava düzelecek ve bir gün zirvene tırmanmayı başaracağım. O gün gelinceye kadar beni bekle." İlk sevdiği tarafından reddedilen bir delikanlı, sevginin var olmadığını iddia edebilir mi? Delikanlı kendi kendine şöyle der: "Hislerimi anlayacak birini bulacağım ve hayatımın sonuna kadar bu sevgiyle yaşayacağım." Kış, tüm yıla egemen olmak için mücadele etse de sonunda çiçekler açan ve neşe saçan ilkbaharın zaferini kabul etmeye mecburdur. Yaz, sıcak günlerin sonsuza dek sürmesini ister, çünkü sıcağın toprağa iyi geldiğine emindir. Ama nihayetinde, toprağı dinlendiren sonbaharın gelişini kabullenir. Bu döngüde kazanan ve kaybeden yoktur, sadece yerine getirilmesi gereken aşamalar vardır. İnsan, yüreği bunu kavradığı anda özgürleşir. Zorlukları yakınmadan kabullenir ve zaferlerin sarhoşluğuna kapılmaz. İki durum da geçicidir. Biri biter, öbürü başlar. Bu döngü son nefesimizi verene kadar devam eder. İşte bu yüzden mücadele eden girişeceği mücadeleyi düşünerek sevinç duymalıdır. Mücadeleyi kaybetse de, onurunu ve şerefini kaybetmediği sürece kaybeden sayılmayacaktır, çünkü ruhu hala sapasağlam olacaktır. Ayrıca başına gelenden dolayı hiç kimseyi suçlamayacaktır. İlk kez sevip de reddedildiğinden beri bu durumun sevme yeteneğini köreltmediğini kavramıştır. Kaybettiğimiz şey, bir mücadelede olsa sahip olduğumuzu sandığımız şeyler de olsa hüzne kapılırız. Fakat çok geçmeden hepimizin içinde bulunan o gücü... Devamı

YENİLENLER... YENİLMEYENLER...

2013-04-05 15:01:00
YENİLENLER... YENİLMEYENLER... |  görsel 1

Yenilenler aslında başarısız olmayanlardır. Yenilgi, bize mücadeleyi savaşarak kaybettirir. Başarısızlık ise mücadele etmemize bile izin vermez. Yenilgi çok istediğimiz bir şeyi başaramadığımızda karşımıza çıkar. Başarısızlık ise hayal kurmamıza bile izin vermez. "Hiçbir şey istemeyen ıstırap da çekmez," sözünü düstur edinmiştir. Yenilgi, yeni bir mücadeleye giriştiğimizde son bulur. Başarısızlığın ise sonu yoktur; bir yaşam tarzıdır. Yenilgi, bütün korkularına rağmen coşkuyla ve inançla yaşayanlar içindir. Yenilgi, yürekliler içindir. Kaybetmekten şeref, kazanmaktan ise sevinç duymak yalnızca onlara özgüdür. Tabii ki, yenilginin yaşamın bir parçası olduğunu söylemiyorum; bunu zaten hepimiz biliyoruz. "Sevgi" yi sadece yenilenler bilirler. Çünkü ilk mücadelelerimize, sevginin diyarında başlarız... ve çoğunlukla da kaybederiz...! Söylemek istediğim, bazı insanların asla yenilmedikleridir. Bu insanlar, hayatlarında hiç mücadele etmemiştir. Yara izlerinden, aşağılanmaktan, kendilerini yalnız hissettikleri o anlardan hep kaçınmışlardır. Bu insanlar gururla, "Savaşta asla kaybetmedim," diyebilirler. Oysa asla, "Savaşta kazandım," diyemezler. Ama bu umurlarında değildir. Asla zarar görmeyeceklerini zannettikleri bir dünyada yaşar, adaletsizliklere ve acılara göz yumar, kendi sınırlarını aşma yürekliliğini gösterenlerin göğüs gerdikleri gündelik zorluklarla uğraşmaları gerekmediğinden kendilerini güvende hissederler. Hayatlarında kimseye, "Hoşçakal," dememişlerdir. "İşte döndüm. Kaybettiğine yeniden kavuşmuş biri gibi hasretle kucakla beni," dememişlerdir. Yenilgiyi asla tatmayanlar, rahat ve üstün görünür, elde etmek için en ufak bir çaba göstermedikleri bir gerçeğin efendisi zannederler kendilerini. Daima güçlünün yanındadırlar. Aslanın geride bıraktıklarından beslenen sırtlanlar gibidirler...! Çocuklarına da şunları öğretirler: "Hiçbir kavgaya karışmayın, karışırsanız kaybedersiniz. Şüphelerinizi kendinize saklarsanız başınız asla derde girmez. Size saldıran... Devamı

SIKINTILI YALNIZLIK...

2013-04-03 22:44:00

Yalnız yaşamak isteyenlerin amacının, daha özgür olabilmek ve daha rahat yaşamak olduğunu düşünüyorum. Hepimiz kimi zaman yalnız kalmak ister, bu şekilde içimizdeki sıkıntının dağılacağını düşünürüz. Ancak bu niyetimiz, hayata geçirilince nasıl olur, bunu genellikle bilmeyiz. İnsan çoğu kez, dünya işlerinden elini eteğini çektiğini zanneder. Ancak yanılmaktadır. Bu işler onu başka yollardan da gelir yine bulur. Mesela, ünlü bir devlet adamı... Yorulup bunaldı. Kendisini ailesine adamaya karar vererek ruhunu sıkıntısından kurtaracağını umdu. Aslında anlayacaktır ki, bir aileyi yönetmek bir devleti yönetmekten hiç de kolay değildir. Ruh nerede bunalırsa bunalsın, hep aynı ruhtur... Ev işlerinin insanlarca önemsenmiyor olması, onların daha az yorucu olmalarından değildir. Daha da önemlisi, ister işten elimizi çekelim, iter çarşı pazardan; insan yaşamın temel kaygısından kurtulmuş olmayız. İşte bu yüzden dışımızdaki kalabalıktan kaçmak yetmez, içimizdeki kalabalıktan kurtulmamız gerekir. Bazen seyahat etmenin sıkıntıya iyi geleceği düşünülür. Seyahat etmekle, ülke değiştirmekle kıskançlık, kararsızlık, korku gibi kötü duygulardan kurtulamayız. Bu duygular peşimizi bırakmazlar. Bizi onlardan hiçbir şey kurtaramaz. Ne divane gibi dolaşmak, ne bir yerlere kapanmak ne de bedenimize işkence etmek çözüm değildir. "Ağır yara, bağrımızda kalır..." Virgilius Sokrates'e birinden söz ederken, "Yolculuk onu hiç değiştirmedi" demişler. O da: "Çok normal, kendisini de beraberinde götürdü ya!" diye cevap vermiş. Önce insan içindeki sıkıntıyı dağıtmalı, kendini ferahlatmalıdır. Öteki türlü, yer değiştirmek onu daha da fazla bunaltır. İnsan ruhuna bir düzen vermeli, ondan sonra gerekirse seyahat etmelidir. Bir ülkeden başka bir ülkeye, bir şehirden başka bir şehre gitmekle içimizdeki sıkıntı hafiflemez. Bunun için sıkıntımızın ruhumuzdan çıkartılması gerekir. Gideceği limanı bilmeyene hiçbir rüzgardan hayır gelmez...... Devamı

DÜNYANIN EN BÜYÜK SIRRI...

2013-04-02 15:45:00
DÜNYANIN EN BÜYÜK SIRRI... |  görsel 1

Platon bir gün, ülkenin en büyük bilgesinin yanına gider. Bilge onu karşılar ve oturup sohbet etmeye başlarlar. Platon bilgeye döner ve "Sen bu dünyanın en bilge kişisisin. Sen hayata dair her şeyi bilirsin. Bana öyle bir anahtar ver ki, bütün kapıları açmamı sağlasın," der. Bilge Platon'a döner ve "Ama bu yükü taşıyabileceğinden emin misin?" diye sorar. "Evet. Lütfen bana dünyanın en büyük hazinelerine ulaşmamı sağlayacak sırrı ver." der. "Bunu bilmek, sana çok büyük bir sorumluluk yükleyecek. Bu sırrı öğrendiğinde, artık bunu saklayamazsın. Bunu yapman gerekecek. Eğer sırrı öğrendikten sonra uygulayamazsan, o zaman sır seni yavaş yavaş ölüme götürecek. Eğer kullanamazsan, sır senin başına bela olur. Bu çok kritik bir karar anıdır senin için, çünkü hem hazineyi hem de zehri tercih edebilirsin. BunuN için hazır mısın?" der bilge. "Evet. Bu sırrı taşımaya hazırım. Sırrı kullanacağıma dair yemin ederim sana. Eğer kullanmazsam, o zaman da başıma gelecekleri kabul ediyorum." der Platon. "O halde yaklaş yanıma. Kulaklarını dört aç ve beni dinle. Sana dünyanın en büyük sırrını veriyorum. Ama bunu bildikten sonra, kullanmazsan eğer, başına büyük bir dert alacaksın," der bilge. Bilge büyük bir dikkatle Platon'un gözlerinin içine baktı ve bütün gücü ile sırrı açıkladı. "İşte budur dünyanın en büyük sırrı. Sana bütün hazineleri verecek olan sır budur. Çok basit ama çok büyük bir sırdır bu," dedi bilge. Platon şaşkındı. "Ama bu çok basit," dedi. Bilge o sözünü bitirmeden yine sırrı haykırdı büyük bir sesle, "YAP..." "Soru yok, yorum yok endişe yok. Yalnızca yap," diye haykırdı yeniden. "Sana dünyanın kapılarını açacak olan sır budur işte. Eğer muhteşem bir hayat istiyorsan, o zaman git ve yap... Eğer başarı istiyorsan, zenginlik istiyorsan, git ve yap..." dedi. Platon bir şeyler söylemeye çalıştıkça, şaşkınlığını dile getirmek istedikçe, bilge onu susturdu ve "Yap..." diye haykırdı. Platon sırrı öğrenmişti. Artık dünyanın en büyük hazinesine sahipti, her şeyi elde ... Devamı

1 NİSAN ŞAKASI MI, KATLİAMI MI...?

2013-04-01 06:58:00
1 NİSAN ŞAKASI MI, KATLİAMI MI...? |  görsel 1

15. Yüzyılın sonlarında, Haçlı ordusu, Endülüs Müslümanlarının son kalesini kuşatır. Uzun süren bir kuşatma olmasına rağmen, kış aylarının da etkisiyle, kale korunabilmektedir. Durumun zorluğunu anlayan Haçlı ordusunun komutanı değişik taktikler düşünmektedir. En sonunda 31 Mart gecesi kalenin önüne giderek bir elinde Kuran, bir elinde İncil "Şu iki kitap üzerine yemin ederim ki teslim olursanız bu akşam size bir şey yapmayacağım," der. Gerekli görüşmelerden sonra canlarının kurtarılması karşılığında Müslümanlar kaleyi teslim ederler. Ertesi sabah, yani 1 Nisan sabahı, Haçlı ordusu komutanı tüm Müslümanların öldürülmesi için emir verir. Bunun üzerine Müslümanlar "Yemin etmiştiniz, bize söz vermiştiniz," dediklerinde Haçlı ordusu komutanı "Benim sözüm size dün akşam içindi, bugün için size bir sözüm yoktur," diye cevap verir ve tüm Müslümanlar orada şehit edilir. İşte o gün bugündür 1 Nisan Hıristiyanlar arasında "Hile Günü" olarak kutlanmaktadır. Maalesef Hıristiyanları taklit etmeyi modernleşme sanan Müslümanlar arasında da yaygınlaşmış, yüzlerce, binlerce Müslüman'ın katliam günü olan 1 Nisanlar, bir Şaka Günü olarak kutlanmaktadır... KARAR SİZİN...? Devamı

BÖYLE OLMASINI BİZ Mİ İSTEDİK...?

2013-03-31 00:26:00
BÖYLE OLMASINI BİZ Mİ İSTEDİK...? |  görsel 1

Benim çocukluğumda annelerimiz çalışmazdı. Okuldan eve geldiğimde boynumdaki anahtarla kapıyı hiç açmadım. Hatta babanım bile anahtarı yoktu. Annem evimizin bir parçası gibiydi, hep evdeydi. Heryere birlikte giderdik, zaten öyle çok da gidilecek bir yer yoktu ki. En büyük eğlencemiz sokaklarda oynamaktı. Sokakta oynamak diye bir kavram vardı yani. Cafelerde, alış veriş merkezlerinde buluşmazdık. Okula arkadaşlarımızla gider, birlikte çıkar, oynaya, zıplaya yürüyerek gelirdik. Servis falan yoktu. Ayakkabılarımız eskirdi. Hatta öyle olurdu ki; çantalarımızı kaldırımlara koyar oyuna bile dalardık. Annelerimiz bu durumu bildiklerinden, kardeşlerimizle bizlere ekmek arası bir şeyler hazırlar gönderirdi. Mahallemizdeki teyzeler annemiz gibiydi. Susayınca girer evlerine su içerdik. Ya da pencereden bir sürahi bir bardak uzatır, hepimiz aynı bardaktan kana kana içerdik. Kısacacı evine girip gelen (ki sadece çişi gelen giderdi evine) elinde mutlaka yiyecekle dönerdi. Anneleri o arada çocuğuna verdiği şeyden bizlere de gönderirdi. Bu bazen bir kurabiye bazen bir meyve olurdu. Cebimizde harçlığımız olduğunda düşmesin diye çıkarır çantamızın üstüne koyar oyun bitince geri alırdık. Çok garip ama kimse almazdı. Sokaklarımız evimiz kadar güvenli idi. Düşünce kaldırırlar, kavga edince barıştılırdık. Polisler gelmezdi kavgalarımıza, zabıtlar tutulmazdı. Sonra kavgalarımız da öyle ustura, falçata ile olmaz, onlar nedir bilmezdik bile, asla kanla falan da bitmezdi, en fazla saçlarımızdan çeker, hayvan adları sayar, tekme atar, yine oyuna dalardık. Birbirimizin suyundan içer, elmasına diş atardık. Misket oynamaktan parmaklarımız kanar yine de mikrop kapmazdık. Azar işitip, acillere taşınmazdık. Düşerdik ekmek çiğner basarlardı alnımıza, oyuna devam e... Devamı

TIKANDI BABA...

2013-03-29 08:58:00

"Kısmetse gelir Hint'den, Yemen'den, değilse ne gelir elden..." Türk Atasözü Devamı

KÜÇÜK İSTAVRİTİN ÖYKÜSÜ...(ÇELEBİ ÇAĞLAYAN)

2013-03-27 01:49:00
KÜÇÜK İSTAVRİTİN ÖYKÜSÜ...(ÇELEBİ ÇAĞLAYAN) |  görsel 1

"Umut, uyanık olan insanın rüyasıdır..." Tolstoy Küçük istavrit yiyecek bir şey sanıp hızla atıldı çapariye, önce müthiş bir acı duydu dudağında, gümbür gümbür oldu yüreği, sonra hızla çekildi yukarıya... Aslında hep merak etmişti denizlerin üstünü, neye benzerdi acep gökyüzü? Bir yanda büyük bir merak, bir yanda ölüm korkusu. "Dudağı yarıklar" denir, şanslıdır onlar, hani görüp de gökyüzünü, insanın oltasından son anda kurtulanlar. Ne çare balıkçının parmakları hoyratça kavradı onu, küçük istavrit anladı yolun sonu. Koca denizlere sığmazdı yüreği. Oysa şimdi yüzerken küçücük yeşil leğende, ansız uzanıvermiş dostlarına değiyordu minik yüzgeci. İnsanlar gelip geçtiler önünden, bir kedi yalanarak baktı gözünün içine, yavaşça karardı dünya, başı da dönüyordu. Son bir kez düşündü derin maviyi, beyaz mercanı bir de yeşil yosunu. İşte tam o anda eğilip aldım onu. Yürüdüm deniz kenarına, bir öpücük kondurdum başına, iki damla gözyaşından ibaret sade bir törenle, saldım denizin sularına. Bir an öylece bakakaldı. Sonra sevinçle dibe daldı. Gitti tüm kederimi söküp atarak, teşekkürü de ihmal etmemişti. Birkaç değerli pulunu elime, avuçlarıma bırakarak. Sorar gibiydiler, neden yaptın bunu diye? "Bir gün dedim, bulursam kendimi yeşil leğendeki küçük istavrit kadar çaresiz, son ana kadar hep bir umudum olsun diye..." Umudunuzu yitirmeyin. Son ana kadar umudunuzu yaşatın içinizde. Pes etmeyin. Kendinizi ümitle besleyin, asla pişman olmazsınız... ... Devamı

ANLAMAK... EMPATİ...

2013-03-24 22:12:00
ANLAMAK... EMPATİ... |  görsel 1

"Biri hakkında karar vermeden önce onun makosenlerini giy ve ay üç defa görünüp kayboluncaya kadar karar verme..." Kızılderili Atasözü ***************** 1962 yılı, Hava Kuvvetleri Çiğli Üssü'nde görevli bir üsteğmenin İzmir Türkay Koleji'nde derse girmesi gerekir. Sınıfa girer, tüm öğrenciler ayağa kalkar; bir öğrenci hariç! Öğrencilerden biri subayın gözlerine baka baka ayağa kalkmaz, üsteğmeni arkadaşları önceden uyarmıştır: "Özel okul, öğrenciler şımarık" diye. Üsteğmen öğrenciye bağırır: "Bu ne terbiyesizlik! Sınıfa bir öğretmen giriyor ve sen ayağa kalkmıyorsun, ben sana haddini bildiririm, kalk ayağa!" Öğrenciler cevap verir: "Arkadaşımızın bacakları yok!" Bu olayı okuduğumda hiç unutmadım ve kendimce bir ders aldım; insanlarla ilgili karar vermeden önce mutlaka beklemek, ön yargılı olmamak lazım. Yaptığımız ani bir şey ise bize hayat boyu acı verebilir. Önce niye ayağa kalmadığını sormak, kendini onun yerine koymak ve öyle karar vermek gerekirdi. Bunun teknik adı "Empati" dir. Atalarımızın "İğneyi kendine, çuvaldızı başkasına..." dedikleri davranış. Karar vermeden önce bilgi sahibi olmak gerekiyor. Karar vermeden önce de mutlaka iyi dinleyin. Eğer gerçekten kendimizi karşımızdakinin yerine koyabilseydik, politikacılar gözümüze baka baka yalan söylemezlerdi, çocuklarımızı dövemezdik, maçlarda rakip taraftarların annelerine küfretmezdik, sinirlendiğimiz zaman yumruk atmazdık, öğretmenler aynı dersi yirmi sene aynı ezberle anlatmazlardı, hastanelerde yüzümüze bakılırdı vs.vs.vs. Devam ettirirsek daha neler buluruz... Kendimizi karşımızdakinin yerine koymak... Bizde damatlar ve gelinler kaynanalarıyla geçinemezler, ta ki kaynana v... Devamı